18 Ağustos 2012 Cumartesi

HZ. MUSA' NIN MUCİZELERİ - AHMET BAYDAR

HZ. MUSA' NIN DEĞNEĞİ (MUCİZE 1)


Kur`ân-ı Kerim`de, birden fazla bölümde Hz. Musa`nın elçi olarak Firavun`a gönderildiği anlatılır. Elinde, yere bırakıldığında yılana dönüşen bir değnek vardır. Yılan kıvrak hareketler yapar, koşar ve irileşir. Hz. Musa, bu dönüşümlerden korkar. Bunun üzerine elini cebine sokar. Çıkarınca da kusursuz beyaz görülür. Daha sonra Hz. Musa yine bu değnek sayesinde denizi geçer ve taştan oniki kaynak fışkırtır.

Bir değnek yılan gibi canlanmış, denizi yarmış, taştan su çıkartmıştır. Oysa tabiatta aynı şartlarda, her zaman aynı sonuçlar izlene gelmektedir. O zaman, kuru bir ağacın canlanması, denizin insanlara yol verecek şekilde ayrışması, bir taştan su fışkırması nasıl izah edilebilir?

Bu sorunun muhtemel üç cevabı vardır. Birincisi, bu olaylar harikulade göründüğü için mucize kabul edilmesi gerektiğidir. Çünkü tabiatta izlene gelen olayların işleyiş seyriyle çelişmiştir. Başka bir deyimle, Allah, fiillerinde bulundurduğu adetlerini geçici olarak iptal etmiştir.

Mucize kabulü, akli açıdan çelişkili dursa da iman açısından "mümkün" görülür. Akli bir çelişkidir çünkü bir olayı mucize olarak adlandırmak, evrendeki sebep-sonuç ilişkili düzeni zımnen kabul etmiş olmaktır. Bu da neticede, az deneyle verilmiş bir yargıyı, deneye dayanmayan bir yargıyla iptal etmek anlamına gelir. Mucize kabulü iman açısından ise mümkündür. Çünkü bir ressamın, yaptığı resme her an müdahale edebileceğini kabul etmek gerekir. Eşyayı istediği şeye dönüştürmek, ona ilk özelliklerini dilediği gibi verenin elindedir. Taşı taş olarak yaratanın bir anda onu su yapmaya da kudreti yeter.

Ancak meselenin imani bakışla birlikte düşünülmesi gereken Kur`ânî boyutları vardır. Önce bu tür bir kabulün, Kur`ân`ın genel üslubuna ve ön doğrularına uyup uymadığını düşünmek gerekir.

Mucize, bir anlamda, tabii süreçlere yapılan bir müdahale ile varlığın cezbeye gelmiş olduğunu kabul etmektir. Bu ise eşyayı "meleki" yapısından çıkarır. Ayrıca, aynı sebeplerin bazen farklı sonuçlar vereceği beklentisi, dilediğince faydalanma yetisi (teshir) verilen insanoğlunun halife olarak atanmasıyla ve denenmek için yaratılmış olduğu hikmetiyle çelişir.

Ayrıca Kur`ân, Allah`ın zaten evrendeki işleyişe her daim müdahil olduğunu belirtmiştir. Bu müdahalenin de bir adet üzere bulunduğu izlenmektedir. Kur`ân, bu düzenli işleyişten bir istisna yapmamıştır. Bu şekilde meydana gelen her olaya da ayet demiş, toplumsal olanlarına uygulana gelenlerinin (sünnetullah) değişmeyeceğini de açıkça belirtmiştir. Yaratıcının kudretini daha fazla hissetmek isteyene de, daha fazla akli izah isteyene de; bu ayetlerin açık, açıklayıcı ve kesin kanıtlar olduğunu söylemekle yetinmiş, iman ve inkârı açığa çıkaracak şeyin de bu ayetler olduğunu dile getirmiştir.

Bu ayetlerin dikkat çekilen yönleri de, sarsıcı ve şaşırtıcı oluşları, insanı acze düşürücü oluşları yahut izlenen âdete muhalif oluşlarından daha ziyade yinelenen oluşlardaki ibret verici karakterleridir. Daha önemlisi ise Kur`ân`ın, peygamberliğin mucizeyle ispat edilmesini isteyenlere karşı kullandığı şu üsluptur:

"Yâhut senin altından bir evin olsun yâhut semaya çıkasın, ona çıktığına da aslâ inanmayız, tâ ki üzerimize okuyacağımız bir kitap indiresin! De ki: Sübhanallah! Ben sadece beşer bir elçiyim."

Kur`ân-ı Kerim, elçilerin peygamberliklerini, nesnel ayetlere işaretle ve sözel ayetleri tebliğ ederek ispat ettiklerini söyler. Sarsıcı, hayret verici, meydan okuyucu, acze düşürücü doğal olay anlamında bir mucize sözcüğü kullanmaz. Müminlerin peygamberlere inanmalarının gerekçeleri de mucizeler değil, kendilerindeki sakınma duygusu ve elçilerin ilettikleri vahiydir. Nitekim gerçek peygamber Hz. Muhammed (a.s.) ile peygamberlik taslayan Müseylime`nin arasını ayıran şey de bir mucize değil vahiy olmuştur.

Hz. Musa`nın değneğinin dönüşümlerinin nasıl izah edilebileceği konusunda muhtemel ikinci cevap ise şudur. Bunlar, gerçekte fiillerin seyrine uygun olarak cereyan ede gelen; kasırga, volkanik patlama, taş yağmuru, deprem, med-cezir ve benzeri nadir görülen tabiat olaylarıdır. Allah, peygamberlerine tam yerinde ve zamanında vahyederek bu olaylarla onları desteklemiştir. Ancak devrinde izleyenler, sebeplerini kavrayamadıkları için onları mucize telakki etmişlerdir. Haberin bize mucize şeklinde gelmesinin sebebi de onların algılama biçiminden kaynaklanmıştır.

Yukarıdaki sorunun muhtemel üçüncü cevabı da şudur. Bu anlatımda dile getirilen hususlar, gerçekleşmiş doğal hadiseler değildir. Anlatım temsilidir. Bu nedenle üzerinde düşünülmesi gereken de sebep ve sonuçları açısından doğa değil, bu hadiselerin gündemi ve anlatımın edebi açıdan değerlendirilmesi olmalıdır.

Son iki ihtimalin hangisinin daha doğru olabileceğini elbette Musa (a.s.) ın gündeminde ve hadiseleri nakleden metnin üslubunda aramamız gerekecektir.

Ahmet Baydar


HZ. MUSA' NIN GÜNDEMİ (MUCİZE 2)


"Değnek" kıssasının doğru anlamını, Hz. Musa`nın gündeminde aramamız gerektiğine işaret etmiştik. Bütün dünyada, peygamberler arasından Musa (a.s.) anılınca akla gelen ilk şey; şeriat, yasalar, on emir (dokuz emir) ve önceki elçilere verilenlerin yazılı bulunduğu Tevrat`tır.

Kur`ân`ın diğer bölümlerinden izleyebildiğimiz kadarıyla, Hz. Musa`nın değnek gibi sıkıca tutması emredilen şey, bu yasaların yazılmış bulunduğu taş levhalar (elvah) dır:

"Haydi bunları kuvvetle tut, kavmine de emret onları en gözeliyle tutsunlar, ileride size o fasıkların yurdunu göstereceğim."

Nitekim tebliğ için seçildiğinde, Hz. Musa`nın; "Rabbim! Kardeşimi bana yardımcı olarak ver" diye dua ettiğini görürüz. Bu duanın sebebi, dilindeki tutukluk (ukdet) ve kardeşi Hârun`un da kendisinden daha açık seçik ve etkili konuşuyor (efsah) olmasıdır. Hz. Harun`un yardımı da elbette gerçek bir değneğin fonksiyonlarını kuvvetlendirmek için olmamış, ama taş levhalardaki yasaların anlaşılır bir dille tebliğ edilmesi için olmuştur.

Hz. Musa`nın gündemini tayin etmemize yardımcı olacak diğer bir husus, "sihir" olgusudur. Firavun`un sihirbazları vardır. Kendilerine elçi olarak gelen iki kardeşi de "sihirbaz" diye karalamışlardır. Sihirbazların sadece el çabukluğu ile aldatmayacaklarını ise izaha gerek yoktur. Onların en etkin aletleri, nutuk, hutbe ve şiir gibi söyleme biçimleridir. Birisi borçludur. Ama sesi hak sahibinden daha çok çıkar. Toplumu konuşmasıyla büyüler ve sonunda alacaklı çıkar.

Bu nedenle hadiste, "Sihir, söz söylemede olur, bazı sözler sihirdir" denmiştir. O hâlde; gidiş maksatları fasih konuşma ile yasa tebliği olan iki kardeşin, "sihirbaz" diye karalanmalarının sebebi, değnekli bir harika gösterisi değil de, etkili söz söyleme ve ikna olduğu düşünülmelidir.

Nitekim Firavun ve taraftarlarının Hz. Musa`ya "sihirbaz" yanında bir diğer yakıştırmaları da "cinli" olmuştur. Şiiri, cinlerin yazdırdığına inananlara göre cinli ve sihirbaz arasında tam bir ilişki vardır. Kaldı ki Hz. Muhammed`in de ilk dönemlerde sihirbaz, cinli ve şâir sözcükleriyle reddedildiği bilinmektedir.

Kaldı ki Firavun`un adamları; sihir diyerek karşı çıktıkları şeyi; "uydurma" ve daha önce "duymadıkları bir şey" olarak nitelemişlerdir. "Uydurma" ve "duyma" ile ilişkilendirilen şey ise her hâlde, gerçek bir değnekle ilgili değildir. Aksine yasaları etkili bir konuşmayla dile getirerek halkı kalbinden ve aklından yakalamayla ilgilidir.

Hz. Musa`nın gündemini tayin etmemize yardımcı olacak diğer bir husus, Kur`ân`ın dakik üslubundaki bir ayrıntıdır. Hz. Musa`nın değneği, -yanlış olarak anlatıla geldiği gibi- büyücülerin alet ve edevatını yutmamıştır. Ama onların yaptıklarını –etkilerini- yutmuştur. Kur`ân bunu sarih olarak ifade etmektedir. Bu da, aydınlığın karanlığı yutması gibi, yasaların aydınlığının, sihirbazların karanlığa çağıran davetlerini yutmasını anlamlandırır.

Kıssanın akışı içerisinde, "değneğin bırakılması"ndan hemen sonra büyücülerin iman etmeleri de gündemi tayin etmemizde dikkat etmemiz gereken başka bir husustur. İnanan büyücülerin sözlerinin boyutu, kendilerine büyü türünden bir şey gösterildiğine değil, aksine tevhidî bazı mesajların iletildiğine açıkça işaret etmektedir.

Değnek kıssasının, yasaların tebliğini dile getirdiği hususunda dikkat edilmesi gereken en önemli işaret ise Kur`ân`ın bu kıssayı adlandırmasında saklıdır. Hikmetli Kitap, Hz. Musâ`nın değneğine, elinin beyazlaşmasına ve bunlara bağlı olarak meydana gelen diğer olaylara, "mucize" değil ayet adı vermiştir. "Ayet"in Kur`ân üslubundaki karşılığı ise; evrendeki her bir nesne, onun işleyişi, bunların sonuçları, toplumsal işleyişte uygulanan toplumsal yasalar, ayrıca bu yasaları dile getiren ilahi sözlerdir.

Kur`ân, bu ve benzeri kıssalara, bürhân, beyyine ve sultan da demiştir ki bunlar, gerektiğinde sunulması gereken; açık, kesin ve aydınlık birer "ayet" oldukları içindir. Nitekim Kur`ân kendisine de bürhan, beyyine ve sultan demiştir.

Peki, o hâlde Mukaddes kitapta ve Kur`ân-ı Kerim`de anlatılan bu kıssadaki; Hz. Musâ`nın değneği ile sihirbazların ipleri ve değnekleri ne anlama gelmektedir?

"İpler ve Değnekler" ile devam edecek.

Ahmet Baydar


İPLER VE DEĞNEKLER (MUCİZE 3)


N. Fazıl bir şiirinde, "Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!" diye seslenir. Sakarya bir ırmaktır ve ırmaklar da ayağa kalkamaz. Ancak Şair burada, Sakarya ile özdeşleştirdiği Anadolu gençliğine seslenmektedir. Bunu, onun dünya görüşünden, gündeminden ve eserindeki söz akışından anlayabiliyoruz.

Acaba değnek kıssasında; bir toplumu esarette tutma görevi bulunan büyücülerin, bıraktıklarında hareketli görünen ipleri ve değnekleri nelerdir? Yine, onlara ilahi yasaları tebliğ etmek için gönderilen elçinin bırakınca hareketlenen değneğinden anlaşılması gereken nedir?

Değnek kıssasında, büyücülerin "ipler"i diye tercüme edilen "hibâl" sözcüğü, sebep ve vasıta gibi uzanan şeyleri anlamlandırır. İp de sebep ve vasıta gibi; özgür kimseye uzanarak onu bağlayan, çaresiz kalan kimseye uzanarak onu kurtaran şeydir.

Kayıtları şifreli olan Tevrat`ta şöyle denir: "Üzerine iki tür iple dokunmuş elbise giyme!" . Sözün, ilahi yasaların uygulanmasının istendiği bağlamda söylenmiş olmasına bakılırsa, iki tür ip, kaynakları farklı olan yasalardır. Kur`ân da, gökten insanlara indirilen kurtarıcı yasaya ip (habl) demiştir:

"Tutunun Allah`ın ipine topunuz bir."

İp, avcıların elinde tuzak olur. Nitekim ipe düşmüş aslan kaçamaz. Bazı toplumların kendi başlarına bağımsız hareket edemeyişleri, onlarla diğer toplumlar arasında uzanmış bağlar (ahitler) dir. Bu nedenle mecaz olarak, iki kabile arasındaki ahit, eman ve misaka ip (habl) denmiştir. Kur`ân`da da toplumsal sözleşme ve ahit için "hablün mine`n-Nâs" tabir edilmiştir.

Üzerinde durulması gereken bundan daha önemli bir husus ise, kıssada geçen "değnek" ve "değnek bırakmak" anlamındaki sözcük ve deyimlerin sakladığı tarihî ve lisanî çağrışımlardır.

Değnek anlamındaki "asâ", güdülenleri bir araya getirme, onları yönlendirme aracıdır. Nitekim kadim sözlüklerde, arkadaşlığı iyi ve siyaseti güzel olan kimse; "değneği yumuşak" diye nitelenmiştir. "Değneğini ehlinden kaldırma!" demek de, ehlini terbiye etmeyi ve bir araya getirmeyi ihmal etme demektir. Bu nedenle yönetilenlere bile mecaz olarak değnek (asâ) denmiştir.

Bırakmak anlamı verilen "l-k-y" kökünün de ilk anlamı ulaştırmaktır. Söz iletmeye "ilkâu kelime" denir. Türkçedeki telakkî ve mülâkât kelimeleri de bu köktendir. Kur`ân üslubunda ise daha çok vahyi ulaştırmayı anlamlandırır.

Kıssanın anlamını tayin açısından, "Değnek bırakmak" deyimi daha da manidardır. Bir yolcu yürümeye başladığında, değneğini omzuna kaldırdı, varacağı yere ulaşıp oraya yerleşince de değneğini bıraktı denir.

Bu durumda değnek, temsili bir üslupta, ipsiz sapsız bir toplumu yönetecek olan yasa, "değnek bırakmak" ise, görev yerine varıp yasayı onlara ulaştırmak demek olur. Toplum mesajla bütünleştiğinde ise, artık o değneğin kendisi olacaktır. Nitekim bu değneğin kıssada anlatılan fonksiyonları da varılan sonucu doğrulamaktadır.

Ahmet Baydar

DEĞNEĞİN FONKSİYONLARI (MUCİZE 4)


Değnek kıssasındaki anlatımın temsili olduğunu söyleyebiliriz. Ancak temsili olan kıssa değil, anlatımdır. Kur`ân-ı Kerim, Hz. Musa`nın peygamberlikte bulunduğu dönemin bir kısmını, farklı bakışlara anlam verebilen ve birbirini tamamlayan bir değnek temsiliyle ve çok güçlü bir dille anlatmıştır. Kıssada değneğin fonksiyonlarını dile getiren üslup da vardığımız bu sonucu desteklemektedir:

- Şu sağındaki ne!
- Değneğim! Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak çırparım, benim onda başka ihtiyaçlarım da var.


Bu anlatımın temsili olduğuna işaret eden en büyük gösterge; "Şu sağındaki ne!" seslenişinin, Allah`a isnat edilmiş olmasıdır. Her şeyi bilen ve kullarına şah damarından daha yakın olan Allah, Musa`nın sağındakini de bildiği hâlde, yine de ne olduğunu sormaktadır.

Dikkat edilmesi gereken ikinci husus ise sorudaki "şu" sözcüğüdür. Metindeki karşılığı olan "tilke" kelimesi dişildir. Bu isim, Kur`ân üslubunda ondan fazla yerde ilahi mesajın bölümlerine işaret eder. Yani soran özne, sorulan nesnenin "ne" liğini sorunun içinde zaten tayin etmiştir. Demek ki bu salt bir soru değildir. Amaç başka bir şeye dikkat çekmektir. Amaç, önündeki kalemi göremediği için aranıp duran birisine, "Önündeki ne!" demek gibi bir hatırlatmadır.

Bu durum, anlatımın temsili oluşundan da öte, sorunun, o şeyin "niçin" liğini muhataba hatırlatıp ikrar ettirdiğine de işaret eder. Zaten bu nedenle Musa (a.s.) tek kelimelik bir cevapla yetinmemiş ve değneğin fonksiyonlarını sıralamıştır. Yoksa klasik dönem yorumcularının dediği gibi, ilahi huzurda daha fazla bulunmak için sözü uzatmış değildir.

Değnek kıssasındaki anlatımın temsili olduğuna işaret eden öğelerden bir diğeri ise, sorunun, "Elindeki ne!" yerine "Sağındaki ne!" şeklinde sorulmuş olmasıdır.

Gerçi değnek sağda tutulur. Bu nedenle sağ el yerine, sadece sağ da denebilir. Ancak bu anlamı karşılayan "yemîn" sözcüğünün Kur`ân üslubunda hemen geçilemeyecek derin çağrışımları bulunmaktadır.

İnsan, sağdan ve soldan iki "telakki"ye açıktır. Müminler "sağ", inkarcılar "sol" ashabıdır. Çünkü sol şerrin, sağ ise hayrın kapısıdır. Sağ, kuvvetin ve hakkın geliş yönü, ayrıca kitap yazma cihetidir. Hz. Musa`ya gelen vahyin cihetini simgeleyen ağaç da mukaddes vadinin sağ kıyısındadır. Kur`ân, peygamberlerden birisi, Allah`a iftira edecek olsaydı "sağından" yakalanırdı der.

Bütün bu anlamlar ise, Hz. Musa`nın sağındaki iman, hayır, hak, kitap ve vahye ait şeyleri çağrıştırmaktadır.

Artık üzerinde düşünülmesi gereken şey, bütün bunların koyunlarla ilişkisinin ne olabileceğidir?

Ahmet Baydar


KOYUNLAR (MUCİZE 5)


"Şu sağındaki ne!"
sorusuna Hz. Musa`nın verdiği cevabın ilk şıkkı, "ona dayanırım" dır. Dayanırım sözcüğünün kökü ise, bağlamak anlamı da veren "v-k-e"dir. Kıssada geçen çekimli hâli de, "bağlanırım" demek olur. Değneğe bağlanmak ona dayanmak demek olduğu gibi, yasalara dayanmak ise onlara bağlanmak olur.

Hz. Musa`nın cevabının ikinci sözcüğü "koyun", temsilin öğesi olarak çok daha anlamlıdır. Koyunun dişisi-erkeği ve büyüğü- küçüğü için farklı sözcükler bulunur. Kıssada kullanılan "ganem" ise sürüyü anlamlandırır. Bu kelime, zorba birisinin elinden zorla alınacak olan ganimet ile aynı köktendir.

Bu koyunlar, kıssadaki bağlamında, zorba Firavun`un elinde uysallaştırılmış olan toplumdur. Nitekim Tevrat ve İncil üslubunda da sürgün, esir ve rehbersiz kalan toplumlara koyun denmiştir. Tevrat`ta şöyle denir: "O kişi topluluğun önünde yürüsün ve topluluğu yönetsin. Öyle ki, Rab’bin topluluğu çobansız koyunlar gibi kalmasın."

Kıssadaki "Yaprak çırparım" diye tercüme edile gelen "Ehuşşu" sözcüğü de, cömertlik etmek, iyilik yapmak, sevindirmek, yüz güldürmek anlamları veren bir köktendir. Gerçek bir koyun sürüsüne yapılan iyilik yaprak çırpmak olsa da, esir bir topluma yapılacak olan iyilik, onlara uyandıracak ve ruhen doyuracak olan mesajı ulaştırmak olur.

Hz. Musa`nın cevabındaki "ihtiyaçlar" kelimesi de temsili anlam akışını güçlendirmektedir. "İhtiyaçlar" kimi zaman da "işler" şeklinde tercüme edilen kelimenin kökü; akıl ve akit anlamları da veren "e-r-b" dir. Nitekim "el-İrb" dehâ demektir. Akıl ve akit de herhâlde esir bir toplumun özgürleştirilmesi için gerekli olan ihtiyaçlardır.

Bu durumda, Hz. Musa`nın, bu fonksiyonlara sahip olan değneğini bırakınca yılan olmasının ne anlama geleceğini düşünmemiz gerekecektir.

Ahmet Baydar


YILAN (MUCİZE 6)


Hz. Musa, kendisine iletilen vahyi tebliğ etmiş, böylece ilahi yasalar toplumla bütünleşmiştir. Değnek temsili ile devam edilecek olursa: Değnek bırakılmış ve o yılana dönüşmüştür.

Yılan, gizli hayatı nedeniyle; sinsilik ve düşmanlık seciyesinin, deri değiştirmesi nedeniyle de yeniden doğuşun simgesi olarak biline gelmiştir. Nitekim Tevrat`ta "Aranıza yılanlar, büyüden etkilenmeyen engerekler göndereceğim sizi sokacaklar" denmiştir.

Bu çerçeveden bakıldığında Kur`ân`ın, Hz. Musa`nın değneğinin yılana dönüşmesini üç farklı sözcükle ifade etmesi, özgürleşmenin üç farklı evresine işaret eder ki bunlardan birincisi "cann"dır.

“Cann”, ince, beyaz ve öldürmesinden sakınılan intikamcı bir yılandır. Kur`ân`ın anlatımında Hz. Musa`nın değneği bir “cann” olmamış ama "onun gibi" olmuştur. Kıssada yılanın bu durumunu, dalgalanma anlamındaki "tehtezzü" kelimesi niteler. Bu kök, insan kalabalığında fitne çıkarıcı bir dalgalanmayı da ifade eder. Yani esir toplum, ilahi yasalara kavuşunca; düşmanlık edici, fitne çıkarıcı ve kan dökücü sinsi bir tür gibi görünmüştür. İnsan teki bazında söylenecek olursa, henüz "cann"dır. Hilafeti üstlenmeye ve "âdem" olmaya hazır değildir.

Hz. Musa`nın değneği, büyük buluşma için Firavundan randevu alma zamanında "hayye" ye dönüşmüştür. Kelime, aslında canlı demektir ve yılanın her türüne hayye denir. Değneğin bu durumunu, koşmak anlamı verilen "tes`â" kelimesi nitelemektedir. Bu kökün türevleri Kur`ân üslubunda koşma anlamında değil, çalışmak, iş yapmak, uğraşmak, gayret, şevk ve heyecanla bir şeyin ardına düşmek anlamlarındadır. Bunların hepsini birleştiren temel ise; bir işin peşinde koşuşturmaktır.

Bu kelimenin, kıssanın doğru anlaşılmasına kazandırdığı boyut ise; ilahi tebliğle uyanan bir toplumun, Firavun`a düşmanlıkta daha da istekli, gayretli ve hırslı bir hâle gelmiş olduğunu ifade etmesindedir.

Hz. Musa sonuçtan korkar. Ona korkmaması vahyedilir ve yılanın eski "sireti"ne döndürüleceği bildirilir. Sîret ise bir toplumun bir beldeden başka bir beldeye gitmesidir, gidişat ve sünnet demektir. Yılanın ilk sîretine döndürülmesi, Firavun`un esaretindeki itaatkar hâllerinden çıkarıldıktan sonra, Allah`a itaatkar olma hâline döndürüleceklerine işarettir.

Hz. Musa`nın değneği, Firavunla buluşma sahnesinde "Su`bân"a dönüşmüştür. Sü`bân, vadiyi dolduran sel gibi uzunluğu ve yayılmışlığı ifade eden bir kökten; uzun ve iri yılan, ejderha anlamına gelir. Ejderha, çeşitli hayvanların özelliklerini bünyesinde toplar ve onların niteliklerini topluca sembolize eder. Kadim kültürde tabiat ötesi güçlerin cesaretin ve korkusuzluğun sembolüdür.

Değnek sihirbazların “yaptıklarını” ve “çarpıtmalarını” yutan bir ejderha olmuştur. Kıssada, değneğin ejderha durumunu niteleyen bir kelime yoktur. Çünkü ejderhanın iriliği, özgürlüğünü ifade etmesi için yeterlidir. Temsil göz önüne alınarak söylenecek olursa; esir toplum, iki elçinin tebliği ile diklenmiş ve kendilerine söylenen büyülü sözleri reddederek özgür hareket edecek duruma gelmiştir.

Ahmet Baydar


ELİNİ KOYNUNA SOK (MUCİZE 7)

Hz. Musa’ya verilmiş olan değnek bir ayettir. Bir de elini koynuna sokması ona büyük bir ayet olarak verilmiştir:

"Bir de elini koynuna sok, bembeyaz çıksın."

Kıssanın farklı surelerdeki anlatımlarına bakılırsa, Hz. Musa’nın elini koynuna sokmasının, yılanın eylemleriyle bir alakası olmadığı görülür. Zaten bunun sebebinin, elin çıkarıldığında beyaz görünmesi için olduğu, yukarıdaki ayette sarahaten belirtilmektedir.

Kıssa yorumcuları, öncekilerde olduğu gibi, bu olayda da hep “nasıl” sorularına cevap aramışlar; Hz. Musa’nın teninin esmerken elinin beyazlaştığını söylemişler ve bu işin defalarca tekrar edildiğini de eklemişlerdir. Oysa cevap bekleyen “niçin” merkezli başka sorular vardır:

Değnek zaten ejderha olmuş, sihirbazların bütün uydurmalarını yutmuşken acaba elin beyazlaşması hangi amaca matuftur? Firavun taraftarlarının hangi talepleri bu ikinci “ayet”e zemin oluşturmuştur? Olayın “niçin”liğini kavramamıza yardımcı olacak bir soru da şudur. Elin koyuna sokuluşu ve orada bekletiş süresi ne kadardır? Elin çıkarılışı, değneğin üç inkılâbının neresinde ve kaç kez gerçekleşmiştir?

Anlam katılmamış, hikmet yüklenmemiş, sarmal anlamlar üretmeyen çıplak bir anlatımla yersiz tekrarlara Kur’ân’ın tenezzül etmeyeceğini fark eden okuyucu; beş altı kez tekrarlanan bir kıssa üzerine serdedilen bu soruların yerinde olduğunu elbette fark edecektir.

Bu son bölümde; kitabın üslubundan uzaklaşmadan, dilin kurallarını zorlamadan, sözcüklerin deyimleşen anlamlarından ayrılmadan ve daha önemlisi kıssanın bütünlüğünü bozmadan, bu soruların cevaplarına işaret etmek istiyoruz.

Tebliğ sırasında Hz. Musa’ya elini koynuna sokması (dhl), bürokratlarla ilgili sahnede elini koyuna sokmaya devam etmesi (slk), ayrıca korkudan (rahbet) yanını kendine eklemesi, Firavundan randevu alma sahnesinde ise elini yana eklemesi emredilir.

El, güç ve kuvvettir. Halk katında eli olan, kıymet ve mevki olandır. Birisinin elini koynuna sokması da; kuvvet, kıymet ve mevkiini saklaması olur. “Yanın eklenmesi” de insanlara rıfkla muamele etmek, onlara iyi davranmak anlamına gelir.

Daha işin başında Hz. Musa’nın, Firavun`a karşı tebliğini yumuşak söz (kavlen leyyinen) ile iletmesi tembih edildiği hatırlanırsa, elin koyuna sokulmasının da özgürleştirmede sona ulaşılması için, kazanımların gizlenmesi manasına geldiği anlaşılır.

Ellerini üst üste koyanlar ittifak etmiş olurlar. "Ellerim senin" diyen kimse, bu sözüyle kendisini teslim etmiş olur. Sonra elini çekerse onun mülkü olmaktan ve ona itaatten çıkar.

Kıssanın sonu, tebliğin son sahnesini resmeder. Kur’ân burada Hz. Musa`nın elini çıkarışını anlatırken, bu işi talim için kullanılan "ahrece" fiilini değil, "neze`a" fiilini seçer. Bu kelime, kılıç gibi çekişi, sıyrılışı anlamlandırır. Eli rehin olan kimsenin elini çekmesi, itaatten çıkarması demektir. Hz. Musa bu hareketiyle, kölelik ahdini bozmuştur. Bundan sonra onun eli, kendisine bakanlar için beyazdır.

Beyazlık ise Kur`ân üslubunda, aklık, aydınlık ve temizlik simgesidir; inananların yüzleri ahirette beyaz olacaktır. Kelime, hakikatte siyahın, mecazda ise karanlığın karşıtıdır. Küfür karanlık, hidayet ise aydınlıktır. Beyaz el, büyük nimet, beyaz huccet ise açık ve kuvvetli delildir. Karanlık zulmeti nitelediği gibi onun aksi olan aydınlık (Beyza) da rehberliği ve sünneti nitelemektedir. Çünkü insanlar dalâlet ve bidat karanlığında yol bulamazlar, fakat hidayet ve sünnet onlara aydınlık yolu gösterir. Bu nedenle hadiste şöyle denmiştir:

“Gecesi bile gündüz gibi olan aydınlık hanifliği (el-hanifiyyetül beyda) getirdim size.”

Bütün bunların temsildeki karşılığı ise şudur: Hz. Musa, tebliği süresince yumuşak bir üslup kullanmıştır. İnananların ruhunda meydana gelen inkılâplar sırasında, Firavun’a karşı bir isyana öncülük etmemiştir. Toplum bir ejderha gibi olduğunda ise, elini onun ahdinden çekmiş ve isyanı başlatmıştır. Artık rehber, fıtri özgürlüğü simgeleyen Hz. Musa’nın beyaz elidir. Emir ve komuta ona geçmiştir.

Nitekim bundan sonra dini geleneğin "çıkış" dediği hicret başlayacaktır.

Bitti

Ahmet Baydar

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder