4 Ocak 2015 Pazar

CENGİZ DUMAN Yunus Peygamberi Balık mı, Asur Hapishanesi mi Yuttu? VE YUNUS

Yunus Peygamberi Balık mı, Asur Hapishanesi mi Yuttu?
30/10/2009 - 09:56

Cengiz Duman

Bülent Şahin Erdeğer kardeşimizin "Düşünce platformu"nda yayınlanan; "Eliaçık ve Rasyonel Mucizeleri-2" başlıklı makalesi dolayısıyla bu yazıyı kaleme almaktayız.
İhsan Eliaçık hoca'mızın "Yayan Kur'an" adlı meal-tefsirinden, olumsuz addediği bazı konularla ilgili değerlendirme ve eleştirmelerde bulunan, Bülent Şahin Erdeğer kardeşimizin, Kur'an kıssaları konusundaki haklı ve yerinde uyarılarından ve engin bilgi birikiminden dolayı tebrik ediyorum.
Düşünce platformunda yayınlanan " Eliaçık ve Rasyonel Mucizeleri-2" yazısına okuyucuların birçok yorumda bulundukları görülmektedir. Anlaşılıyor ki, Bülent kardeşimizin yazısı ses getirmiş ve bu hususta bir tartışma ortamı doğmuştur. Bu vesile ile tartışmaya katkıda olması ve konunun geniş olarak değerlendirilmesi açısından bilhassa Yunus kıssası ile ilgiligörüşlerimizi arz edeceğiz. Bu konuda hazırladığımız "Kur'an ve Tevrat kitaplarına göre Yunus kıssası" başlıklı incelememiz, İnşaallah "Haksöz" dergisinde yayınlandığında daha detaylı tartışma ve değerlendirme imkânı buluruz.
İhsan Eliaçık hocamızın "Yunus –balık" mucizesi hakkındaki rasyonalist yorum şöyledir:“Asurluların başkenti Ninova’da her tarafı balık figürleriyle dolu, mühürlerine Dicle ve Fırat sularının tanrısı Enki’nin mührüne basan balıkperestlerin ülkesinden yükselttiği tek Allah inancından dolayı dışlanan, kovulan ve bunun sonucu olarak şehirden hicret etmeyi düşünerek ayrılan ve bir gemiye binip başka yerlere gitmeyi hesaplayan Yunus bir gemiye binmişti… Yunus yorgun argın gemiye bindi, gemidekilere katıldı. Fakat o gün deniz dalgalı olup fırtınalı olduğundan, gemidekiler de su tanrısı Enki’nin öfkelendiğini, bir şeye kızdığında denizin böyle olduğuna inandıklarından gemiye binen Yunus ile çekişmeye başladılar. Yunus bu tür inançların batıl olduğunu söyleyince öfkelendiler ve aralarında karşılıklı çekişme çıktı. Gemidekiler Yunus’un kendi tanrılarının gazabını çekecek lâflar ettiğini gördüler ve onu yalnız bularak sıkıştırdılar. Bugünkü tabirle “Bu adam devlete karşı geliyor, polis çağırın” türünden lâflar ettiler ve böylece Yunus gemideki çekişmeyi kaybetti, kaybedenlerden oldu…Su tanrısı Enki’yi balık ile sembolize edip onu kendisine devlet ve imparatorluk araması olarak kabul eden Asur devleti onu zindana kapattı. Çünkü gemidekiler polis çağırıp devletin adamlarına teslim ettiler. Böylece Yunus balığın (devletin) eline düştü, onun tarafından yutuldu, zindana kapatıldı. Çünkü kınananlardan, suç işlediği sanılanlardan, tanrıların gazabını çekenlerden birisi olarak görülüyordu…  Ayette geçen “Onu yuttu/kapattı” (eltegamehu) ifadesinin esas anlamı “kapamak, kapatmak” demektir. Türkçede kullanılan “lokma” kelimesi de buradan gelir. Bir şeyi ağza götürüp dudakları kapatınca “lokma” alınmış olur. Buradan hareketle “lokmayı yutmak” tabiri gelişmiş ve ikincil anlamda “yutmak” manası kazanmıştır. Bu anlamda Türkçede birine “lokma olmak” ifadesini çağrıştırır. Yani burada balık tarafından yutulmak, devletin eline düşmek, cezaevine kapatılmak, zindana tıkılmak demektir."
"Eliaçık ve Rasyonel Mucizeleri -2" başlıklı yazıda yer alan bu yorum sonrası, Yunus kıssasındaki "Yunus-balık" mucizesi ile ilgili olarak öncelikle şu önemli tespiti yapmak durumundayım. Yunus kıssasında, Hz. Yunus'un başından geçen "balık" mucizesinin; İhsan Eliaçık hoca'mız tarafından yapılan rasyonel yorumu, İslam tefsir geleneğinin, kıssalar hususundaki metodoloji eksikliğinin kadim dönemlerden beri gelen dezavantajlarından biri olarak görmekteyiz.
Kıssalar hususundaki yazılarımızda sürekli olarak altını çizip vurgulamaya çalıştığımız gibi ne yazık ki, kıssalar hususunda Tefsir ilminden bağımsız bir "kıssa ilim dalı" kurulamamıştır. Bu yüzden kıssalar, tefsir ilminin yöntemleri ile dar kalıplar içerisinde yorumlanmaya çalışılmaktadır. Bu da üç önemli sonucu gündeme getirmektedir. Bunlardan birincisi "İsrailiyat" denilen kıssaların "yanlış mufassallaştırma" olgusu, ikincisi kıssalara sembolist bakış açısı, üçüncüsü ise kıssaların rasyonalist yorumlarıdır.
Bu olumsuz gördüğümüz yaklaşımları aşmanın en özgün yolu Kur'an kıssalarının kurulacak "kıssa ana bilim dalı" vasıtasıyla incelenerek yorumlanmasıdır. Böylece Kur'an kıssalarının anlaşılmasında bir metodoloji geliştirmek mümkün olacaktır. Kıssa ilim dalının oluşturulacak yan ilim ve disiplinleriyle mesela; kıssa tarihi, kıssa coğrafyası, kıssa arkeolojisi ile daha iyi araştırılarak daha geniş ve net sonuçlara varılabilecektir, kanaatindeyiz. 
Kur'an-ı Kerim'deki, Yunus kıssasının anlaşılmasında, metodolojik olarak öncelikle araştırmamız gereken konu, Kur'an'ın, Yunus kıssası nuzülü öncesinde, nazil olduğu cahiliye toplumunun bu konuda bir bilgisi var mıdır sorusu olmalıdır.
Eğer varsa bu o zaman bu konuda Mekke cahiliye toplumunu oluşturan müşrikler, ne kadar; Medine toplumunu oluşturan Yahudi ve Hıristiyanlar ne kadar bilgi sahibiydiler, bunun cevabının araştırılması gerekmektedir.
Kur'an'ı Kerim'in, Yunus kıssası nazil olmadan önce en azından Ehl-i Kitab'ın elindeki Tevrat'ta yer alan bilgilere nazaran Yunus kıssası hakkında bir malumatın olması gerektiği düşülmeli değil midir? Çünkü Tevrat'ın üç bölümünden biri olan "Nevim" "Nebiler" bölümü, bağımsız bir kitabı olan Yonah(Yunus) kitabında, Yunus peygamberin kıssası detaylı olarak anlatmaktadır. 
Buna mümasil olarak, cahiliye dönemi müşriklerinin de gerek Medine Yahudilerinin kitabı olan Tevrat bazlı dini/edebi kültürel iletişimleri sonucu gerekse Mekke, Medine Araplarının ticaretseferlerinin bir durağı olan Şam seferlerindeki dini/mitolojik/edebî kültürel etkileşimlerin sonucu olarak Yunus peygamber ve yaşamı hakkında bir takım malumata sahip olmaları mantıken mümkün görülmektedir.
halde Kur'an'ın, Yunus kıssası mücmel anlatımı; cahiliye arka planı denilen bu Yunus malumatının üzerine inşa edildiğinin düşünülmesi gerekmez mi? Kur'an'daki Yunus kıssası nuzülü ile Kur'an bu hususta yeni bir olgu getirmemekte sadece bilinen bir konunun daha fasih ve beliğ bir sunumunu yapmaktadır. Böylece toplumca kısmi veya detaylı olarak bilinen bir konu üzerinden iman ve küfür taraftarları kendi açılarından uyarılmaktadır.
Şöyle sorabiliriz: acaba Kur'an, tasdik ettiği Tevrat'ta tarihi, coğrafi, biyografik, v.b mufassal bilgilerle yer alan, Yunus kıssası nedeniyle mi; kısa ve özlü bir anlatımla tevhidi hedefe fesahat ve belagatle yönelten Yunus kıssasını beyan etmiştir?  
Bir realite olarak Yunus kıssası hakkında detaylı anlatım zaten Kur'an'dan asırlarca önce nazil olan Tevrat'taki Yonah(Yunus) kitabında bulunmaktadır. Kur'an'ın amacı Tevrat'taki mufassal tarihsel malumatı aynen aktarmak değildir. Çünkü tasdik ettiği Tevrat'taki kıssa temel olarak tevhide uygundur.
Dolayısıyla Kur'an'ın, Yunus peygamber hakkında hedefi, cahiliye toplumuna tarihsel ve edebî bir metin sunmak değildir. Kur'an'ın öncelikli hedefi Hz. Muhammed ve sahabesinin tebliğ görevlerindeki muhtemel yılgınlıklarına karşı öz, fasih ve belagat yüklü Yunus kıssası ile onları uyarmaktadır. Kıssanın şu anlatımında olduğu gibi; “Sen Rabb‘in in hükmüne sabret, sahib-i Hut (balık sahi­bi) gibi olma." (Kalem, 48)  Kıssanın diğer bir ayetinde ise; "ben Allah'ın resulüyüm veya biz Müslüman'ız ön kabulü ile nasıl olsa Allah affeder düşüncesiyle tebliğ görevinden sıyrılmayı asla aklınıza getirmeyin mesajı verilmektedir. Çünkü Hz. Yunus, böyle bir hataya düşmüştü. "..biz kendi­sini asla sıkıştırmayız zannetmişti.” ( Enbiya, 87) Kur'an'daki Yunus kıssası tarihsel malumatı bir tarafa bırakarak direk olarak mesaja kilitlenilmesini sağlamaktadır. O dönem o an için elzem olan bu bakış açısıdır. Daha sonrası için gereken mufassal anlama ihtiyacı yukarıda bahsettiğimiz "Arap cahiliye arka planı" argümanları ile sağlanmış/sağlanabilmiştir.
Cenab-ı Hakk, Hz. Muhammed ve sahabesine bu mesajları neyle nasıl veriyor? Tevrat'ta bulunan benzer bir kıssa ve yine Hz. Muhammed'le aynı doğrultuda resullük yapmış bir peygamber örnekliğiyle.. Kur'an ile Tevrat kısası arasındaki fark ise Kur'an'daki kıssa öz, fasih ve beliğ bir tarzda gerektiği kadar ve direk mesaj açıyla sunulmaktadır. Tevrat'ta ise tarihsel malumatla yüklü ve mesajın daha arka planda olduğu dağınık bir sunum vardır.
Kur'an'ın mücmel Yunus kıssası sayesinde; Ehl-i kitab'ın da dikkati Yunus kıssasına çekilerek, yeni gelen vahy ile Yahudi ve Hıristiyanların ellerindeki kitabın geldiği evvelki vahiy arasındaki ortak noktalar hatırlatılmaktadır. Müslümanlar ve Ehl-i Kitap açısından bakıldığında Kur'an'ın beyan ettiği bu ve diğer kıssalar, Tevrat'taki benzerleri ile karşılaştırılıp Tevrat'taki mesaj sapmaları veya tahrifler böylece düzeltilerek hidayete yönelik tevhidi yaklaşım ortaya konulmuş olmaktadır.
Yunus peygamber hakkında mitolojik veya edebî olarak malumat sahibi olan Müşrikler ise onun Tevrat ve Kur'an kıssaları nezdindeki yorumuna bakarak tevhidi açıdan ders alabileceklerdir.. Meğer ki, aklederek bu anlatılan Yunus kıssasına yaklaşabileler!...
Bakınız Kur'an'ın beyan ettiği Yunus veya diğer kıssalar nasıl işlevsel olmakta, toplum ve kişiler bazında hidayet yönünde tevhidi yapılanmayı yani pratiği nasıl sağlamaktadır.
Gelelim Yunus kıssasındaki "balık" endeksli mucize anlatımına.. Kur'an'daki Yunus kıssası yukarda anlattıklarımız mucibince öncelikle ilk indiği toplum arka planında bulunan malumat nezdince anlaşılması gerekmektedir. Ki, Kur'an bunu şöyle açıklar:  "..sahib-i Hut (balık sahi­bi ).. (Kalem, 48)   “Zünnun’u da an...” (Enbiya, 87)   Kur'an öncelikle Yunus peygamberi balık sahibi olarak nitelemektedir. Bu niteleme önemli bir algıyı beraberinde getirir. Bu algı Yunus ve balık mucizesinin birlikte düşünülmesidir. Kur'an Yunus peygamber hakkındaki bu nitelemesi ile nazil olduğu dönemde var olan Tevrat ve İncil'deki (Yonah) Yunus kıssa içeriği ile aynı bazda kabul sergilemektedir.
Şimdi bu kıssaları inceleyelim. Kur'an'da, Yunus kıssası kaçış varyantı şöyle anlatılmaktadır:“Dolu bir gemiye kaçmıştı ." "Gemide olanlarla karşılıklı kur’a çekmişti ve yenilenlerden olmuştu. Bu sebeple denize atılmıştı." "Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu." "Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı. "  "Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık " (Saffat, 140-145)
Zannımızca Kur'an'da Cenab-ı Hakk tarafından, Hz. Yunus'un; "..sahib-i Hut (balık sahi­bi ).." “Zünnun’u da an...” olarak balıkla birlikte nitelenmesi denizde geçen bu olumsuz olaya mebnidir. Yoksa Yunus'un (a.s) deniz kenarında balıkçılıkla geçinen bir kişi olduğu için değildir.
Denizde geçen bu hadise Tevrat'ın Yonah(Yunus) kitabında şu şekilde anlatılır: "Sonra denizciler birbirlerine, “Gelin, kura çekelim” dediler, “Bakalım, bu bela kimin yüzünden başımıza geldi.” Kura çektiler, kura Yunus`a düştü." "Deniz gittikçe kuduruyordu. (Yonah)Yunus`a, “Denizin dinmesi için sana ne yapalım?” diye sordular. (Yonah) Yunus, “Beni kaldırıp denize atın” diye yanıtladı, “O zaman sular durulur. Çünkü biliyorum, bu şiddetli fırtınaya benim yüzümden yakalandınız.” Sonra Yunus`u kaldırıp denize attılar, kuduran deniz sakinleşti. Bu arada RAB Yunus`u yutacak büyük bir balık sağladı. Yunus üç gün üç gece bu balığın karnında kaldı."(Tevrat/Yunus1/9-17)
Kur'an ve Tevrat'taki Yunus kıssalarının bu varyantı arasındaki ortak anlatım unsurları deniz, gemi, fırtına, kura, denize atılma, balığın yutması, balığın karnından çıkış olarak tasnif edilebilir. Bu unsurlar ve etrafındaki olayın anlatımı Tevrat'ta mufassal ifade edilirken, Kur'an bunu mücmel olarak ifade etmiştir. Aradaki fark sadece Tevrat'taki, Yunus'un balığın karnında kalış süresinin verilmesidir ve bu da üç gündür. Tevhidi eksende ve hidayete yöneltmede fark sadece anlatım tarzlarında gözükmektedir.
Yunus kıssası ve Yunus-balık mucizesi, Matta İncil'i tarafından da benzer mod'da anlatılmakta ve bu mucize teyid edilmektedir. "Yunus nasıl üç gün üç gece o koca balığın karnında kaldıysa, İnsanoğlu(İsa) da üç gün üç gece yerin bağrında kalacaktır." (İncil/Matta 12/40)
Sözün özü, kanaatimizce; on beş asır önce inen Kur'an-ı Kerim, Yunus kıssasında; Yunus-balık mucizesini, rasyonel anlamda yorumlanamayacak derecede açık olarak beyan etmiştir. Buna mümasil olarak Kur'an öncesi inen ve Kur'an'ın nazil olduğu toplum arka planına hükmeden elimizdeki yazılı dini/tarihi belgeler olan Tevrat ve İncil'de de Yunus-balık mucizesi anlatılmakta olup her üç din kitabının muhtevasında, Yunus-balık olayının mucize yönünde anlatım ahengi bulunmaktadır.   
Yunus kıssasının, Yunus-balık mucizesi, aklî/maddi olarak çeşitli delillerle; -Nitekim Süleyman Ateş, telif ettiği "Çağdaş tefsir"in ilgili bölümünde ve Bülent Şahin Erdeğer kardeşimiz ise mezkur yazısının "Hz.Yunus (as): Ninova ve yerel inançlar" kısmında bu hususta çeşitli maddi argümanlar sunmuştur- açıklanmaya çalışılmaktadır. Ancak bu tavır, Yunus-balık mucizesinin rasyonel manada yorumlanma tavır veya olgusu olarak algılanabilir. Buna gerek yoktur ve bu tamamen doğaüstü bir olgu olarak addedilmelidir. Aksi durum, İhsan Eliaçık hocamızın yaptığı gibi bu mucizeyi rasyonel yorumlama tavrının benzeri bir yaklaşıma götürecektir.

Yunus Kıssası Ayetleri ve Kıssanın Cahiliyye Dönemi Arka Planı
03/11/2009 - 09:23

Cengiz Duman
Bu yazımızda Yunus kıssasının nuzül sırasına göre tertibi üzerinde duracağız. Buna mümasil Kur'an'ın iniş sürecindeki Yunus kıssası ve muhtevasında yer alan olgularla ilgili cahiliye dönemi sosyal yapısını –kültürel/dini/edebi- algılamaya çalışacağız.
Bilindiği gibi Kur'an, tertil üzere nazil olmuş bir kitaptır. Yani ihtiyaç hasıl olduğu, ortam oluştuğu, soru sorulduğu an ve zamanlara göre Allah'ın takdirince Resulullah'a bildirilmiştir"Biz Kur'an'ı parça parça indirdik ve onu insanlara ağır ağır okuman için bölümlere ayırdık."1Kur'an'ın bu ana üslubu, Yunus kıssasının iniş sürecinde de karşımıza çıkmaktadır.
"Kalem suresi, vahyin kronolojisinde, büyük ihtimalle üçüncü sırada yer almaktadır. Bazı otoriteler -Suyûtî de onlardan biridir- bunun, 96. surenin (‘Alak) ilk beş ayetinden hemen sonra nazil olduğu görüşündedirler; ancak bu görüş, bazı sahih Hadislerle çelişmektedir. Bu rivayetlere göre, vahyin geliş sırasına göre 74. surenin (Müddessir) büyük bölümü ikinci sırada yer almaktadır. Ancak ne olursa olsun, “Kalem”, tartışmasız şekilde, Kur’an'ın ilk nazil olan bölümlerinden birini oluşturmaktadır."2
İçerik bakımından Kalem suresi, Mekke müşriklerinin vahye ve Hz. Peygambere karşı olumsuz tavırlarını konu edinmektedir. Ayrıca muhtevasından "..Mekke'de Allah Resulü'ne karşı çıkışların şiddetlendiği bir zamanda nazil olduğu anlaşılmaktadır. Bu surede üç konu ele alınmaktadır: Muhaliflerin ileri sürdükleri itirazlara cevap; onları ikaz edip tavsiyede bulunmak ve Allah Resulü'ne (s.a) sabrın ve istikametin telkin edilmesi."3
Dolayısıyla Kalem suresi yoluyla hem Mekke müşriklerinin vahye karşı olumsuz tavırları, hem peygamber ve sahabesinin, vahyi tebliğ'de sebat ederek direnç göstermeleri ve hem de geçmiş zamanlardaki benzer olaylar kıssa edilerek her iki gurubun bu kıssalardan dersler alması hedeflenmiştir.
İşte Hz. Peygamber ve sahabesinin yılgınlığa düşebileceği biz zamanda Cenabı Hakk, Kalem suresi içersinde yer alan üç kıssadan biri olan Yunus kıssasını inzal etmektedir. Diğer iki kıssa –Bahçe sahipleri ve Musa(a.s) kıssasının Firavun'un boğulma varyantı- öncelikli olarak müşriklerin dikkatini çekmeye, Yunus kıssası ise, Hz. Peygamber ve sahabesine mesajlar vermeye, onları teskin etmeye yöneliktir.
Kalem suresinde yer alan; "Fasbir li hukmi rabbike ve lâ tekun ke sâhıbil hûti, iz nâdâ ve huve mekzûm" "Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti."4 Ayetinde geçen "..sâhıbil hûti.." "balık sahibi" ifadesi ile iniş sırasına göre ilk defa bu sure ve ayetinde, Yunus peygamber kıssasına işaret edilmektedir. Dikkat edildiğinde bu kıssadan bahsedilirken Yunus peygamberin adından söz edilmemekte; "..sâhıbil hûti.." "balık sahibi" lakabıyla, balığın Yunus'u(a.s) yutması olayına atıfta bulunulmaktadır.
halde Kur'an'da ilk defa bu sure içersinde anlatılmaya başlanan Yunus kıssasında bahsedilen "balık sahibi" ifadesinde yapılan atıfın nereye/neden yapıldığını tespit etmek durumundayız.
Kur'an'ın iniş sürecindeki, Mekke cahiliye toplumunu incelediğimizde, Müslümanların karşısında iki dini gurubun olduğunu gözlemlemekteyiz. Bunlardan birincisi ve baskın olan gurup, müşriklerdir. İkinci olarak da Kur'an'ın Ehl-i Kitap diye vasıflandırdığı Yahudi ve Hıristiyanlardır.
Bu dini guruplardan müşriklerin, Yunus kıssası hakkında bilgi sahibi olması kuvvetle muhtemeldir. Cahiliye dönemi müşriklerinin bu bilgilerinin iki kaynağı olabilir. Birincisi Mekke ve Medine'deki Tevrat ve İncil müntesipleriyle sosyal ilişkileri yoluyla edindikleri sözsel malumat; ikincisi ise yaz ticaret seferlerinde5, kuzeye Şam'a doğru uğradıkları yerlerdeki Yahudi ve Hıristiyan kolonilerinden ve bölgesel yerleşik toplumlardan edindikleri kültürel/dini/folklorik malumattır. Hicaz'dan hareket eden"…Kafileler paranın değişim aracı olarak kullanılmadığı bu dönemlerde götürdükleri malları, Şam, Sur, Babil, Ninova, Petra, Kudüs gibi büyük ticaret merkezlerinde kendilerine gerekli olan mallarla takas eder ve memleketlerine dönerlerdi."6 Aynı zamanda bu ticaret kervanları popülasyonu uğradıkları yerlerin dini, kültürel ve edebî birikimlerini de Hicaz bölgesine taşımışlardır.
Kanaatimizce Yunus peygamber kıssası hakkında asıl bilgi kaynağı, Mekke ve Medine'deki Yahudi ve Hıristiyan toplumudur.  Bunların her ikisinin de okumuş olduğu Tevrat'ın, otuz dokuz kitabından, biri de Yunus kitabıdır. Tevrat'ın üç ana bölümünden biri olan "Neviim" "Nebiler" bölümünde yer alan Yunus kitabı tamamen Yunus kıssasını işlemektedir. 
İşte Kur'an'da ilk defa Kalem suresinde anlatılmaya başlanan Yunus kıssasındaki -"..sâhıbil hûti..","Zünnun"- "balık Sahibi"ndeki atıf, Tevrat'taki Yunus kıssasına yapılmaktadır. Tali olarak müşrik toplumun bilgisine de atıf olmuş olsa da temel olarak Tevrat'taki kıssanın baz alındığı kanaatindeyiz.
Kur'an'daki benzeri bir atıf da Enbiya suresinde yer alan Yunus kıssasında yer almaktadır ve Yunus'un(a.s) adı verilmeden lakabı ile bahsedilmektedir. "Ve zennûni iz zehebe mugâdıben fe zanne en len nakdire aleyhi fe nâdâ fiz zulumâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn"  "Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti."7
Ayetteki ".. zennûni.." "..Zün-nun" sözlük anlamı olarak "balık sahibi" anlamına gelir."8Kalem ve Enbiya surelerinde vurgulanan "..sâhıbil hûti.." "balık sahibi" ifadesi Yunus'un(a.s) balıkçılık yapan bir kişi olduğunu belirtmek amaçlı değildir. Bu ifade tamamıyla onun Kur'an'ın inişinden önce Tevrat'ta, İncil'de ve müşrik toplum hafızasında yer alan balığın onu yutması mucizesi olayına dayanmaktadır.
Bu konuda Tevrat ve İncil'de yer alan ifadeleri verelim: Tevrat'ta yer alan balığının Yunus'u(a.s) yutma olayı şöyle anlatılmaktadır: "Sonra Yunus'u kaldırıp denize attılar, kuduran deniz sakinleşti…. Bu arada RAB Yunus'u yutacak büyük bir balık sağladı. Yunus üç gün üç gece bu balığın karnında kaldı."9
İncil'de ise Matta kitabında, Tevrat'ta anlatılan Yunus kıssasındaki Yunus'u(a.s) balığın yutması olayına atıfla, İsa'nın yeniden dirilmesine değinilmektedir.  "Yunus nasıl üç gün üç gece o koca balığın karnında kaldıysa, İnsanoğlu(İsa) da üç gün üç gece yerin bağrında kalacaktır."10
Kalem ve Enbiya surelerinde geçen "Balık sahibi" ifadesi, Yunus kıssasının cahiliye dönemi toplumunca bilindiğini bize ihsas etmektedir. Çünkü "Balık sahibi" bilinmektedir ki, Allah onun kıssasının hatırlanmasını dolayısıyla o kıssadan ibret alınmasını istemektedir. Bu yüzden Cenabı Hakk, "..sâhıbil hûti..","..Zün-nun" lakabıyla bu olaya atıfta bulunmaktadır.
Kur'an-ı Kerim'in, Kalem suresinde beyan ettiği kıssanın amacı; Yunus'un(a.s) biyografik veya tarihi manadaki hayatını anmak, onun hayatını edebî olarak metne geçirmek değildir.
O halde amaç nedir? Kur'an'ın amacı, Allah'ın vahyini, tebliğ etmede direnç göstermeyen biri olan Yunus peygamberin, kavmine tebliğ görevini terk eden olumsuz tutumunu ve neticelerini örnek göstermektir.
Neden Yunus ismi verilmeyip lakabı verilmekte, çünkü balık sahibinin direncinin mihenk/kırılma noktası balığın yutulması aşamasıdır. Bu kırılma noktasında Yunus peygamber hem vahyi tebliğ hususundaki olumsuz davranışının karşılığını hem de kurtuluşunu yaşamıştır. Hz. Peygamber ve sahabesi de Mekke müşriklerinin baskıları karşısında, vahyi tebliğde yılgınlığa düşecek olurlarsa başlarına gelecek olan da "Balık Sahibi"nin, başına gelen musibet gibi olacaktır.
Hemen bu aşamada Kur'an kıssalarının ve spesifik olarak Yunus kıssasının özelliklerini gündem edelim. Kur'an kıssalarında, anlattığı kişileri ve olayları; tarihi, coğrafik, biyografik, edebî olarak yansıtmak amacıyla beyan etmemektedir. 2- Kur'an kıssalarında, daha evvel inen Tevrat ve İncil'de geçen kıssalara atıfta bulunarak detayları ile bu kitaplarda yer alan kıssaların yalnızca tertil üzere indiği anın konusuyla ilgili olan veya onunla ilgili mesajları amaçlayan kısımları mücmel olarak beyan etmektedir. 3- Kur'an kıssaları, diğer kutsal kitaplarda -Tevrat, İncil- bulunmaktadır/bulunabilir. 4- Kur'an kıssalarındaki, kıssa tekrarları olarak tanımlanan anlatımlar, aynı kıssayı değil, kıssanın tertile uygun muhtevasını değişik varyantlarla anlatan yeni bölümlerdir. Yani Kur'an, Yunus kıssasının tümünü değil, Tevrat'ta anlatılan kıssadan uygun kesitleri, değişik sure veya ayetlerde kıssa etmektedir. Dolayısıyla her bir yerde anlatılanlar yeni bir kıssadır. Tekrar değildir.
Nitekim Kalem suresinde Yunus'un(a.s) vahyi tebliğde direnç göstermemesinin neticesinin anlatıldığı kıssayı beyan ederken; Enbiya suresinde "O(Yunus) öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti." Ayetinde olduğu gibi vahyi tebliğ vazifesinden içtinap edenlerin, Allah'ın şefaatini umamayacaklarını vurgulayan bölümünü beyan etmektedir. Her iki kıssa aynı olayın tekrarı değil, bilakis Yunus kıssanın iki ayrı bölümünü mesaj konusu etmektedir. Lut kıssasındaki Melekler ile Hz. Lut'un diyalogu, Musa(a.s) kıssasındaki, Asa'nın yılan olma kesitleri gibi kesitler tekrar değil, kıssaların vereceği mesajlarla ilgili kesitlerinin değişik ve yeni anlatımlarıdır.
Yunus kıssasının nüzul sırasına göre; Kalem suresindeki 48-50. ayetlerden sonra inen ikinci ayet, Yunus suresi doksan sekizinci ayetidir. "Fe lev lâ kânet karyetun âmenet fe nefeahâ îmânuhâ, illâ kavme yûnuse, lemmâ âmenû keşefnâ anhum azâbel hızyi fîl hayâtid dunyâ ve metta’nâhum ilâ hîn"   "Yunus'un kavmi müstesna, (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) herhangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden) iman etse de bu imanları kendilerine fayda verseydi! Yunus'un kavmi iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre (dünya nimetlerinden) faydalandırdık."11
Yunus suresindeki 98. ayette, Kalem suresi 48-50. ayetlerinde anlatılan kıssanın aksine onun lakabından değil isminden bahsedilmektedir. Yunus 98. ayetinde bahsedilen Yunus ismi üzerinde özellikle durmak istiyoruz. Kur'an'da ilk defa Yunus suresinde isminden bahsedilen Yunus peygamber, cahiliye toplumunca hiç bilinmedik biri olsa idi, Hem Müslümanlar ve hem de müşrikler veya Ehl-i Kitap müntesipleri, Yunus'un ne demek olduğu veya kim olduğu gibi konularla ilgili sorular yöneltebilirlerdi kanaatindeyiz. Oysa Kur'an'da ilk defa kendisinden bahsedilen bu şahısın ismi ve kendisi hakkında yeterli bir bilgi bulunmaktadır ki, böyle bir girişim olmamıştır.
Şimdi bu durumun izahını yapmaya çalışalım. Yunus ismi Arapça'da; "Yûnes ve Yûnis olarak da okunabilmektedir. Bu isim; Arapçada ayrıca “Yunan”, İbranicede “Yona”, Eski İbranice'de (Tiberian Hebrew) “Jonoh”, Latincede “Ionas”, İngilizcede “Jonah” olarak zikredilir."12
Bilindiği gibi Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat'ı, Yahudiler dışında Hıristiyanlar da okumaktadırlar13. Bunun yanı sıra Tevrat'ın, üç ayrı nüshası bulunmaktadır14. İbrani, Samiri ve Yunan'ca. Tüm bu dillerden telaffuzlar ve çevirilerden Tevrat'ı veya onun kıssasını okuyan ve duyan çeşitli dillere sahip müntesipler yoluyla değişik telaffuzlar vasıtası ile yayılan, orijinal "Yona","Ionas"  isminin, Arapça'ya dönüşmüş şekli "Yunus" olmuştur.
Dolayısıyla cahiliye dönemi Arapları da Tevrat metinlerinde "Yona",“Jonoh”,"Ionas" olarak geçen bu ismi Arapçalaşmış şekliyle "Yunus" olarak bilmekteydiler. Bundan dolayı Kur'an'da, Enbiya suresinde ilk defa olarak bildirilen "Yunus" ismi etrafında herhangi bir ihtilaf oluşmamıştır.
Bu aşamada hem Kur'an'ın genelinde hem de spesifik olarak Yunus kıssasında verilen isimler ile Tevrat ve İncil'deki karşılıklarının değişik olmasını bu tip dilsel değişime bağlamak gerektiğinin altını çizelim. Aynı zamanda Hz. Peygamberin, Tevrat ve İncil'den kıssaları devşirdiği iddiasına en büyük karşıt delilin de bu argüman olduğunu vurgulayalım.15
Eğer müşrik ve Ehl-i kitaptan oluşan cahiliye toplumu, kıssalarda serdedilen bu değişik isimler etrafında bir şüphe içine düşselerdi, Hz. Peygamberi bu hususta sıkıştırırlardı kanaatindeyiz. O halde Tevrat, İncil ile Kur'an'da yer alan kıssalardaki şahıs, yer, v.s isimlerindeki değişiklikler tamamıyla dilin organik yapısı ve etkileşimleri ile oluşmuş ve Yunus ismi Arapçalaşarak, cahiliye toplumunun bilinen bir dil unsuru olmuştu.
Bundan dolayı Enbiya suresinde Cenabı Hakk, ilk defa "Yunus" ismini beyan ettiğinde ne Müslümanlar ne de karşıtları buna şaşırmamış ve itiraz etmemişlerdir. Enbiya suresinde Yunus ismi verilerek aynı zamanda bu ismin orijinal halinin -"Yona",“Jonoh”,"Ionas"-  bulunduğu Tevrat kıssasına atıf yapılmaktadır.
Ayette Yunus'un(a.s) kavminin durumu hatırlatılarak Kur'an muhataplarının vahye iman etmelerinde acele etmeleri ihtar edilmektedir. İnkârcılıkta direnenleri Allah'ın azabının yakalayacağı hatırlatılmaktadır. Yunus kavmi gibi bizde son anda iman ederiz diye örnek getirenlere karşı bu tür bir iman ile azaptan kurtulmanın sadece Yunus kavmine mahsus olduğu bildirilerek aynı konumda iman etmiş olan Firavun'un kıssası Enbiya suresi içerisinde Yunus kıssasından hemen önce dile getirilmektedir. " "Biz, İsrail oğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları takip etti. Nihayet (denizde) boğulma haline gelince, (Firavun:) "Gerçekten, İsrail oğullarının inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de iman ettim. Ben de Müslümanlardanım!" dedi. Şimdi mi (iman ettin)! Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun."16 Böylece Yunus kavmi örnek gösterilerek son anda iman edip kurtulacağını zannedenlere ikaz yapılmaktadır. Dolayısıyla Yunus kavminin iman etmesindeki, geç iman etme durumunu örnek almayın. Bilakis azab gelmeden gecikmeden iman edin mesajı verilmektedir.
Kur'an'daki, Yunus ve kıssasına dair ayetlerin nüzul sıralamasında üçüncü sırada Enam suresindeki 86. ayet bulunmaktadır. Bu ayette; "İsmail, Elyesa', Yunus ve Lût'u da. Hepsini âlemlere üstün kıldık."17 Diye belirtilmektedirYunus(a.s) diğer resuller silsilesi içersinde sıralanarak onun İsrail oğullarından biri ve aynı zamanda bir peygamber olduğu beyan edilir. Yunus'un şeceresi Nuh'dan(a.s) başlatılarak, Hz. İbrahim'in soyundan ve İsrail oğulları resuller silsilesi içerisinden olduğu vurgulanmaktadır. Yunus'un (a.s) İsrail oğullarından olduğu Tevrat'ta da kendi ağzından bildirilmektedir. "Yunus, 'İbrani'yim" diye karşılık verdi, "Denizi ve karayı yaratan göklerin Tanrısı RAB'be taparım.'"18
Dolayısıyla Kur'an, Enam suresi 86. ayeti ile Yunus'un, İsrail oğullarından biri ve bir peygamber olduğu ve başından geçenlerin Tevrat'taki ile benzer hadiseler olduğunu ihsas ederek, aynı zamanda Tevrat ve İncil doğrultusunda inen Kur'an-ı Kerim'in, vahiy kökenli olduğunu vurgulayarak Yahudi ve Hıristiyanların Kur'an'a ve Hz. Muhammed'e ilgisini celbetmek amacındaydı.
Nuzül sırasına göre inen Yunus kıssasına dair ayetler sıralamasında dördüncü sırada yer alan Saffat suresindeki ayetlerde ve Yunus kıssasının bu varyantında; Yunus'un(a.s) peygamber olduğunun altı çizilmektedir. "Ve inne yûnuse le minel murselîn" "Doğrusu Yunus da gönderilen peygamberlerdendi."19
Arkasından gelen diğer ayetlerde ise Yunus kıssasının tümüne dair mücmel bir anlatım yapılmaktadır. "Hani o, dolu bir gemiye binip kaçmıştı. Gemide olanlarla karşılıklı kur'a çektiler de kaybedenlerden oldu. Yunus kendini kınayıp dururken onu bir balık yuttu. Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, Tekrar diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. Halsiz bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık. Ve üstüne (gölge yapması için) kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona iman ettiler, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar yaşattık."20
Dikkat edildiğinde bu kıssadaki; gemi, kura, gemiden atılma, Yunus'un(a.s) balığın karnındaki konumu, kurtuluşu ve kavmine tekrar resullüğü ile ilgili konular Tevrat'ta detayları ile anlatılmaktadır. Kur'an Tevrat'ta yer alan mufassal malumatın aynısını vermemekte Yunus kıssasını mücmel varyantta sadece mesajlarına ait kısa anlatımlar yapmakta ve bu mücmel anlatımlardan ibret alınmasını istemektedir.
Ancak Kur'an'daki bu mücmel kıssa anlatımı, yine Kur'an'ın değişik surelerinde yer alan diğer kıssa varyantları ve ayetler ile desteklenerek yer yer Kalem suresinde olduğu gibi tafsilat verilmektedir.
Bunun yanı sıra cahiliyye toplumunun, müşrik ve Ehl-i kitap müntesipleri kendi Tevrat ve İncil kaynaklı bilgilerini, Kur'an doğrultusunda gözden geçirerek yeni gelen vahiy doğrultusunda tevhidi açıdan mufassal bir bilgilenme sahibi de olabilmişlerdir.
Aynı zamanda Müslümanlar da, Kur'ani bakış açısıyla, Tevrat ve İncil'de yer alan kıssalardaki malumatla, Kur'anın mücmel beyan ettiği kıssalarını mufassallaştırabilmişlerdir. Kur'an, Tevrat ve İncil'e dair karşılıklı etkileşim Kur'an'da şöyle beyan edilmektedir. "O, sana Kitab'ı hak ve önceki kitapları tasdik edici olarak indirdi, Tevrat ile İncil'i ve Furkan'ı indirmişti."21"Kendinden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak peygamberlerin izleri üzerine, Meryem oğlu İsa'yı arkalarından gönderdik. Ve ona, içinde doğruya rehberlik ve nûr bulunmak, önündeki Tevrat'ı tasdik etmek, sakınanlara bir hidayet ve öğüt olmak üzere İncil'i verdik."22
Dolayısıyla Kur'an bu tür anlama gayretlerine engel olmamaktadır. Yani Kur'an, Tevrat ve İncil kıssalarını veya Arap arka planındaki Ad ve Semud kıssaları gibi kıssaları tamamıyla neshetmemekte onlardaki tevhidi yanlışları düzelterek hidayete yönelik muhtevaya tevcih etmektedir.
Yunus peygambere dair ayetlerdeki, nüzul sıralamasında beşinci sırada yer alan Enbiya suresindeki ayetlerde; Yunus'un "Zünnun" lakabı verilerek, balığın yutma olayına gönderme yapılmaktadır. Ayrıca bu ayetlerde, Yunus kıssasının, Yunus peygamberin, balığın karnındaki tövbesi ve tövbesinin, Allah tarafından kabulü varyantı konu edinilmektedir. "Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!" diye niyaz etti." Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız."
Altıncı sıradaki Nisa suresindeki ayette, yine Yunus peygamberin, resullüğü ve resuller silsilesindeki konumu serdedilmektedir. İsrail oğulları resulleri arasında sıralanan Yunus'un(a.s) bu konumu, Yahudi ve Hıristiyanların gündemine sokularak, Tevrat ve İncil doğrultusunda vahiy olan Kur'an ve onun elçisi Hz. Muhammed'e tabi olunması gerektiği mesajı hatırlatılmaktadır."Biz Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, esbâta (torunlara), İsa'ya, Eyyûb'e, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettik. Davud'a da Zebûr'u verdik."23
Hülasa olarak Yunus peygamber ve kıssasının, Kur'an'ın nuzül süresi cahiliye Arap toplumunca bilindiği, Tevrat'ın muhtevasındaki Yunus kıssası ile Kur'an'ın beyan ettiği Yunus kıssasının benzer kıssalar olduğu gözlemlenmektedir. Kur'an bilinen bir kıssayı mücmel olarak beyan ederek, hem Tevrat'taki Yunus kıssasına atıfta bulunmakta ve hem de ondaki mesaj sapmalarını düzelterek, Tevrat, İncil ve Kur'an'ın aynı ilahi kaynaklı kitaplar ve bunların peygamberlerinin de aynı amaçları edinmiş resuller olduğunu vurgulama amacını gütmektedir. Bu benzerlikler yoluyla Ehl-i Kitabı, yeni gelen vahiy Kur'an ve elçisi Muhammed'e(s.a.v) yöneltmeye çalışan Cenabı Hakk, müşrikleri de Yunus kıssasından olumlu yönde mesajlar almasını istemektedir.

Dipnotlar:
1- Kur'an/17İsra/106.
2- Muhammed Esed, Kur'an'ın mesajı, c.III , s.1172 .
3- Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an, c.VI, s. 431.
4- Kur'an/68Kalem/106.
5- Şemseddin Günaltay, İslam öncesi Araplar ve Dinleri, s.28-29; Kur'an/106Kureyş/2.
6- Şemseddin Günaltay, A.g.e, s.28.
7- Kur'an/21Enbiya/87.
8- Mevdudi, A.g.e, c.  , s.  .
9- Tevrat/Yunus1/15-17.
10- İncil/Matta 12/40
11- Kur'an/10Yunus/98.
12- Kadir Polater, Kur’ân ve Kitâb-ı Mukaddes’e Göre Yunus Kıssası, Din bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, VII (2007), sayı: 2, s.139.
13- Hikmet Tanyu, Tarih buyunca Türkler ve Yahudiler, c.I, S.32.
14- Baki Adam, Yahudi kaynaklarına göre Tevrat, s.125-147.
15- İzzet Derveze, Kur'an'ı anlamada usul, s.141-144.
16- Kur'an/21Enbiya/90-91.
17- Kur'an/6Enam/86.
18- Tevrat/Yunus1/9.
19- Kur'an/37Saffat/139.
20- Kur'an/37Saffat/140-148.
21- Kur'an/3Ali İmran/3.
22- Kur'an/5Maide/46.
23- Kur'an/4Nisa/163.

CENGİZ DUMAN İBRAHİM İSMAİL İSHAK YAKUP ÜZERİNE

Yakup peygamber Hz.İbrahim'in oğlu mudur?
21/07/2009 - 20:52

Cengiz Duman
Giriş:
“Haksözhaber” web sitesinde yer alan “düşünce platformu” köşesindeki, Hz. İsmail’le ilgili dizi yazılarımız esnasında, bu yazının formlarında fikir beyan eden ziyaretçilerden bir kaçının yazdıkları ilgi çekici fikirler dikkatimizi çekti. Şöyle diyordu forma katılan bir ziyaretçimiz: “…Hz. İshak ve Ya'kub, Hz. İbrahim'in 1. eşinden, Hz. İsmail ise 2.eşindendoğmuştur….”
1.Hz. İbrahim'in 3 oğlu vardır.   2.Hz. İbrahim'in ilk oğlu Hz. İshak'tır. İkincisi Hz. İsmail, üçüncüsü Hz. Ya'kub'dur.
  3.Hz. İshak ve Hz. Ya'kub bir eşinden, Hz. İsmail ise diğer eşinden doğmuş olmalıdır.” “Hz. İbrahim’in ikinci oğlunun, Hz. Ya'kup-Esbat olduğu anlaşılmaktadır.”Kurandan açık olarak anlaşılan ilk oğulun Hz. İshak olduğudur… Kuranı bin kez okusam şunu anlarım ki Hz. Ya'kub ve Hz. İshak kardeşti. Apaçık olan bu anlam nasıl değişebiliyor. Hangi ayette Hz. Ya'kubun Hz. İshakın oğlu olduğu geçiyor.

Kuranda tartışma götürmez bir biçimde herkesin bu şekilde anlayacağı bu ayetler nasıl tevil ediliyor.”
Formdaki bu fikirleri okuyunca hayret ettik. Herhalde bir yanlış anlama var diyerek, bu konu hakkında formda, karşıbir açıklamada bulunduk. Şöyle; “Hz. Ya'kup İbrahim peygamberin oğlu değil İshak'tan torunudur. Hud suresi 71. ayette Hz. İshak sonrası müjdelenen Ya'kup ise peygamber olarak, Hz. İbrahim soyundan Muhsinlerin, Allah'ın rahmeti ve bereketi ile ve müteselsilin torunlarından diğer resullerle Hz. İbrahim'in övülmesine işaret etmektedir.” Dedik.

Bir müddet sonra internet üzerinde başka bir konu ile ilgili yaptığımız araştırma sıranda -ismi bizde mahfuz- kişisel bir web sitesinde; Hz. Ya'kub’un, Hz. İbrahim’in oğlu olduğuna ve Ya'kub ve İshak peygamberler hakkında daha birkaç ilginç nota rastladık. Bunlar hakkında daha sonraki yazılarımızda ayrıca fikirlerimizi beyan edeceğiz.
Yukarıda serdettiğimiz forma katılan ziyaretçiye ait aykırı fikirler; Kur’an-ı Kerim’de, Hz. İbrahim, İshak(a.s) ve Ya'kub (a.s) peygamberlerin birlikte anıldığı, aşağıda verdiğimiz ayetler baz alınarak, Hz. Yakub’un, Hz. İbrahim’in oğlu olduğu iddiasının ortaya atıldığı anlaşılmaktadır.
Biz O'na İshak ve Yakub'u da armağan ettik..
O esnada (İbrahim’in) hanımı ayakta idi ve (bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak'ı, İshak'ın ardından da Ya'kub'u müjdeledik.”
“Ona İshak’ı hediye ettik, üstelik Yakup’u da fazladan verdik. Hepsini de salihler yaptık.” “İhtiyarlık çağımda bana İsmail ve İshak’ı lütfeden Allah’a hamd olsun.”
Çelişkili ve konunun derinliğini algılamamanın verdiği bir netice olduğuna inandığımız buiddiaların yanlışlığı üzerinde bir araştırma yaparak sonuçlarını açıklamak zarureti hissettik. Yazımızı bu amaçla dercetmekteyiz.
Bunun yanı sıra Ya'kub peygamber kıssası ile ilgili Haksöz dergisinde yayınlanmak üzere geniş bir inceleme yazısı hazırladık. Şu anki yazımız ve ileride Haksöz dergisinde yayınlanacak Yakub peygamber ile ilgili yazımız, birlikte okunup değerlendirildiğinde konu hakkında daha verimli olacaktır kanaatindeyiz.
Yakub peygamber ve şeceresi:
Kur’an-ı Kerim’de kıssaları anlatılan peygamberlerden, Yahudilerle alakalı olan resuller silsilesi içerisinde sıralanan Ya'kub peygamber; Ulul’l-Azm peygamberler olarak vasıflandırılan, Hz. İbrahim ile Hz. Musa ve onların hitap ettikleri toplumlar arasında biyografik, tarihi ve coğrafik geçişi sağlayan resullerden birisidir.
Hz. Ya'kub'un bu önemli konumu anlaşılmadan, İsrailoğulları ile ilgili konular tam manasıyla anlaşılamayacaktır. Bu yüzden öncelikle Hz. Yakub’un soyunu takdim etmek gerekmektedir.
Mezopotamya’daki tevhid mücadelesi sonrası Allah’ın emri ile ülkesinden ayrılmak zorunda kalarak “Kenan” diyarına hicret eden İbranî/Aramî etnik kökenli peygamber Hz. İbrahim’in, uzun süre çocuğu olmamıştır. Bu yüzden Allah’a sürekli yalvaran İbrahim’in(a.s), Kur’an’da geçen bir duası şöyledir: “Rabbi heb lî mines sâlihîn'Rabbim! Bana iyilerden olacak bir çocuk ver' diye yalvardı.” Bu ısrarlı duaları neticesi Hz. İbrahim’in iki oğlu olmuştur. htiyar halimde bana İsmail'i ve İshak'ı lütfeden Allah'a hamdolsun! Şüphesiz Rabbim duayı işitendir." İlk doğan oğlu cariyesi Hacer’den olma İsmail’dir(a.s).
Kur’ân-ı Kerim’de; üç tanesi Bakara süresinde olmak üzere toplam beş ayette, İbrahim, İsmail ve İshak birlikte anılır. Bu beş ayette de Hz. İsmail, Hz. İshak’tan önce sıralanmaktadır. Yani Kur’an açıkça belirtmemiş olsa da İsmail’in, Hz. İbrahim’in ilk çocuğu olduğunu ihsas etmektedir.
Nitekim Tevrat metinlerine göre de böyledir. “Ve Saray(Sara) Abrama dedi: İşte Rab beni doğurmaktan alıkoydu; rica ederim, cariyemin yanına gir, belki ondan çocuklarım olur. Ve Hacar’ın yanına girdi ve o gebe kaldı ve gebe kaldığını görünce, kendi hanımı(Sara) gözünde küçüldü….İşte hamilesin, bir oğlun olacak, Adını İsmail koyacaksın… Hacer İsmail'i doğurduğunda, Avram seksen altı yaşındaydı.
Hz. İsmail’in doğumundan sonra karısı Sara’dan, İshak doğar. Kur’an, İshak’ın doğum sırası hakkında bilgi vermez, Tevrat’ta ise İshak’ın müjdeli doğum haberi ve mucizevî doğumugibi konular detaylı olarak anlatılmaktadır. Konuklar, "Karın Sara nerede?" diye sordular. İbrahim, "Çadırda" diye yanıtladı. RAB, "Gelecek yıl bu zaman kesinlikle yanına döneceğim" dedi, "O zaman karın Sara'nın bir oğlu olacak." Sara RAB'bin arkasında, çadırın girişinde durmuş, dinliyordu.”
Tevrat ve İncil’deki kronolojiye göre İshak’tan Esav ve Yakub adlarında ikiz erkek çocuklar doğar. Yakub aynı zamanda peygamber olur ve ondan on iki İsrail sıbtı/oymak/kabile’nin babası olacak çocuklar doğar.
Tevrat’taki, İshak nesli varyantı şöyledir: “İshak…Rebeka'yla evlendiğinde kırk yaşındaydı. İshak karısı için RAB'be yakardı, çünkü karısı kısırdı. RAB İshak'ın yakarışını yanıtladı, Rebeka hamile kaldı……..Doğum vakti gelince, Rebeka'nın ikiz oğulları oldu. İlk doğan oğlu kıpkırmızı ve tüylüydü…Adını Esav koydular. Sonra kardeşi doğdu. Eliyle Esav'ın topuğunu tutuyordu. Bu yüzden İshak ona Yakup adını verdi. Rebeka doğum yaptığında İshak altmış yaşındaydı.” İncil'de ise İbrahim soyunun sıralaması, Tevrat ile aynıdır. "İbrahim, İshak'ın babası oldu …Ve İshak Yakup'un, Yakup da on iki büyük atamızın babası oldu.”
Hz. Ya'kub'un başından geçen bir olay sonucu ona lakab olarak İsrail adı verilir.Hz.Yakub’un peygamber tayin edildiği bir dönemde bir gün;  güreş yaptığı biri ile yenişemeyip, güreş yaptığı kişinin uyluk kemiğini incitmesi üzerine bu olaya istinaden aldığı İsrail lakabı ile İbranî tarihi, İsrailoğulları tarihine dönüşür. Tevrat’a göre Hz. Yakub ile güreşen kişi Yehova’(Tanrı)r!...
Dolayısıyla Yakup, bu olay sebebiyle “tanrı ile güreşen” veya “Tanrı ile uğraşan” manasına gelen “İsrail” lakabını alır. Tanrıyla güreşmesine dair anlatılan bu muharref kıssadan itibaren Yakub’un adı onur ünvanı olarak “İsrail” (Yisrael) adıyla; O’nun çocukları da “İsrailoğulları”(Bney Yisrael) unvanıyla tarihe geçmiştir.
İslam tarihçileri ve müfessirler; Arapça olmayan İsrail kelimesine, Tevrat’ta yüklenen manadan başka bir anlamlar yüklemişlerdir. “Yahudi kaynaklarında bu kelimenin anlamı konusunda verilen bilgiler İslâm'ın ulûhîyyet ve peygamberlik inancıyla bağdaşmadığı için Müslüman bilginler bu hususta farklı açıklamalar getirmişlerdir.” “İsrâîl kelimesinin anlamı Allah'ın kulu (Abdullah)tır. İbn Abbas der ki: İbranicede "isra" kul demektir, "il" de Allah demektir. "İsra" kelimesinin Allah'ın seçtiği, "il" kelimesinin ise Allah demek olduğu söylendiği gibi "isra" kelimesinin sağlam yapmak ve bağlamaktan geldiği de söylenmiştir. Buna göre İsrail, Allah tarafından sağlam bir şekilde güçlü olarak yaratılmış gibi bir anlam ifade eder. Bunu el-Mehdevî zikretmektedir. Es-Süheylî der ki: Hz.Ya'kub'a İsrâîl adının verilmesi, onun yüce Allah için hicret ettiği vakit bir gece yürümesinden dolayıdır. Bundan dolayı ona "isrâîl" adı verilmiştir, yani: Yüce Allah'a geceleyin giden ve yürüyen, anlamındadır. Bu son açıklamaya göre ismin bir bölümü İbranice bir bölümü de Arapların söyleyişine uygun olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Taberî bu hususta şunları kaydetmektedir: “Allah’ın gece yolcusu olduğu için Yakup’a İsrail adı verildi.” Tabbara ise İsrail kelimesini; “İsraîl; kul veya safvet yahut da insan yahut da göçmen manasına gelen (isra) ile, Allah manasına gelen (il)den meydana gelme bir isimdir. Bu duruma göre manası; Allah’ın kulu, Allah’ın safveti demek olur.“ Şeklinde tanımlamaktadır. Süleyman Ateş ise; “İsrail, kelime itibariyle Allah’ın kulu manasına gelir. Hz. Yakub’un unvanıdır. Onun Allah’ın halis kulu olduğunu belirtir.” Demektedir.
Kur’an-ı Kerim, Yakub’un adının İsrail olduğunu şu iki ayeti ile tasdik etmektedir: Tevrat'ın indirilmesinden önce, İsrail'in (Yakub'un) kendisine haram kıldıkları dışında, yiyeceğin her türlüsü İsrailoğullarına helâl idi.” “…İbrahim ve İsrail (Yakub) 'in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir.”
Muharref olmayan Tevrat’ta; Allah’ımücessem hale getirilerek, Yakub ile güreştirilmesinin anlatılamayacağı gerçeğinden hareketle; Tevrat’taki muharref unsurların doğrularını beyan eden Kur’an-ı Kerim, tasdik ettiği ve kullandığı İsrail kelimesinin “Allah’ın kulu/Allah’ın safveti/Allah’ın seçkin kulu/Allah’ın güçlü kıldığı” manasında olan gerçek anlamını kastettiğini kabul etmemiz en doğru tavır olacaktır
Kur’an'ın “rk” ayeti kerimesinde, İsrailoğulları terimi yer almaktadır. Ya'kub sonrası onun neslini belirtmek için kullanılan bu terim aynı zamanda, daha sonraki süreçte oluşan on iki ayrı Yahudi kabilesini ifade etmektedir. Kur'an bu oluşumu şöyle beyan eder:Biz İsrailoğullarını oymaklar halinde on iki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa'ya, "Asanı taşa vur!" diye vahyettik. Derhal ondan on iki pınar fışkırdı.”
Kur'an'ın, Hz. İshak ile birlikte Hz. Yakub’un doğum haberini veren ayetleri ve tefsirleri:
Buraya kadar Kutsal kitaplarda –Kur'an/Tevrat/İncil- Yer alan İbrahim/İsmail/İshak/Ya'kub ve İsrailoğulları şeceresini ele aldık. Bu aşamada ise Kur'an'ı Kerim'de yer alan, İshak ve Ya'kub'un doğum haberleriyle birlikte anıldığı ayetleri inceleyeceğiz.
Kur’an, Hz. İshak’ın müjdeli doğum haberi esnasında Tevrat metinlerinden farklı olarak onun oğlu olan Yakub’un(a) doğumunu da haber vermektedir. Vemreetuhu kâimetun fe dahıket fe beşşernâhâ bi ishâka ve min verâi ishâka ya'kûb. “İbrahim’in karısı ayakta idi. (Bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak’ı müjdeledik; İshak’ın arkasından da Yakûb’u.”
Ayetle alakalı müfessirlerin görüşlerini aktaralım. Kurtubî “…İshak’ı müjdeledik; İshak’ın arkasından da Yakûb’u...” ayetini şu şekilde yorumlamaktadır: “Bu sefer ona peygamber olacak ve peygamber babası olacak bir çocuk müjdesini verdi. İşte bu, aynı zamanda onun hem oğlunu, hem de torununu göreceği müjdesi idi.” Razî ise şu yorumu yapar: Cenâb-ı Hak, "İshak'ın ardından da Yâ'kûb'u müjdeledik" buyurmuştur… Ayette geçen Verâ kelimesi ile ilgili olarak…Ekserî âlimlere göre bu kelime "sonra" demek olup, ayetin manası, "İshak'tan sonra Yâ'kûb'u müjdeledik" şeklindedir. Bu izah açıktır. Zuhayli’nin tefsirinde ise :“Biz seni ileride büyük ilim sahibi olacak, neslini devam ettirecek, adını unutturmayacak İshak isminde bir erkek çocuk ile onun ardından da zürriyetinden İsrailoğulları peygamberlerinin geldiği Yakup (a.s.) ile müjdeliyoruz. Denmektedir.
Bir diğer benzer ayette İshak ile birlikte oğlu Yakub’un doğum haberi verilirken değişik bir ifade ile dikkat çeker: “Ve vehebnâ lehu ishâk(ishâka), ve ya’kûbe nâfileh(nâfileten), ve kullen cealnâ sâlihîn.” “Ona (İbrahim'e), İshak'ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Ya'kub'u lütfettik; her birini Salih insanlar yaptık.”
Bu ayetin tefsiri ile ilgili olarak Taberî şunları kaydetmektedir: “Bazı müfessirler bu âyet-i kerimeyi Mealde verildiği gibi açıklamışlar bazıları da şu şekilde izah etmişlerdir: "Biz İbrahim'i, ateşten ve zorba kavimden kurtarıp mübarek olan yerlere göç ettirdik. Buna ilaveten bir de ona oğlu İshak'ı ve torunu Ya'kub bahşettik. Bunların hepsini de Salih kullar kıldık." Sabuni bu hususta şöyle demektedir: “İbrahim, Rabbin'den çocuk istedikten sonra ona İshak'ı verdik. Ya'kub'u da o istemeden fazla olarak verdik. Tefsirciler şöyle der: İbrahim Rabbinden bir çocuk istedi. Allah ona İshak'ı verdi. İstediğinden fazla olarak da torunu Ya'kub'u verdi. Çünkü torun da oğul gibidir.Razî ayetin tefsirinde şunları kaydeder: Ubeyy İbn Ka'b, İbn Abbas, Katâde, Ferrâ ve Zeccâc'ın görüşü olup buna göre İbrahim (a.s.) Cenâb-ı Hakk'dan bir çocuk isteyince: "Rabbim bana, Salihlerden (olan bir çocuk) bahşet"(Saffat.100) dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onun duasına, "Onâ İshâk'ı ihsan ettik" buyurarak cevâp verdi. Yakûb'u da, ona, duâ etmeden verdi ki, işte bu da, "nafile" olmuştur. İnsanlar tarafından, fazladan yapılan şey gibi. Buna göre Cenâb-ı Hak'tan ki, "Ona, duasına icabet etmek üzere, İshâk'ı ihsan ettik. Farz namaza bir ilâve olarak talep etmiş olduğu nafile namaza mukabil de ona, fazladan, Yakûb'u lütfettik" demiştir. Bu açıklamaya göre "nafile", özellikle, Yâkub'dur.” D.İ.B Kuranyolu tefsirinde ayet şöyle yorumlanmaktadır: “Allah ona İsmail'i, ardından da İshak'ı ve torunu Ya'kub'u verdi. Hz. İbrahim'e "fazladan bir armağan olarak" verilen çocuk, İshak'ın oğlu Ya'kub'dur. Nitekim Hz. İbrahim'in duasını içeren İbrahim sûresinin 39. âyetinde torununun adı geçmemektedir.”
Kur’an’da sıralanan bu ayetlere göre; İshak’(a) Hz. İbrahim’in müjdeli ve mucizevî doğan oğlu ve aynı zamanda İbranî kolu olan zürriyetinin devam ettiricisidir. Bu yüzden İshak’ın ardından Yakub(a) sıralanmaktadır.
Bu ard arda sıralanışın bir sebebi de Hz. İbrahim'in, çocuksuzluğun özlemi ile yaptığı dualara, Cenab-ı Hakk'ın verdiği çocuk yanı sıra ona bir zürriyet de ihsan etmiş olduğunu ihsas etmek içindir.
İshak ve Ya'kub'u ard arada verilişin hikmetini bu bağlamda ele alındığında neden Ya'kub(.as), İshak'tan(a.s) sonra zikredilmektedir böylece idrak etmek mümkündür.
Hz. Yakub’un dünyaya gelişi ile ilgili haber’in, Tevrat metinlerine göre farklı verilişinin Kur’an’ın, kıssalarla ilgili mücmel/öz anlatımı yanı sıra Kur’an’ın ilk muhatapları olan Arap toplumunun dil unsurları ve örfünü gözeten belagat ve icazat yüklü anlatım metodundan kaynaklanmaktadır. Bunun sebebi ise Kur’an’da anlatılan kıssaların çoğunluğunun Tevrat’ta da yer almasıdır. Kur’an, Tevrat’taki muharref yapıların doğrularını açıklayarak her iki kitap kıssalarını hidayete yönelik içeriğe büründürmektedir.
Dolayısıyla Tevrat’ta geniş biçimde yer alan İshak ve Ya'kub kıssalarından öz olarak ve belagat ve icazat yüklü ifadelerle bahsederek; İshak’ın doğumu ile birlikte Ya'kub'un (a.s) doğumunu haber vermektedir. Böylece Hz. İbrahim’in zürriyetinin kesintisiz devam edeceği; Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince: Ben seni insanlara önder yapacağım, demişti. "Soyumdan da (önderler yap, yâ Rabbi!)" dedi. Allah: Ahdim zalimlere ermez (onlar için söz vermem) buyurdu.” Hatırlatılmışolmaktadır.
Kur'an-ı Kerim'de, Hz. Yakub’un doğum haberinin Hz. İshak ile birlikte verilmesinin amacı:
Allah dört yerde İbrahim’e, İshak ve Ya'kub'u hibe ettiğini belirtmektedir. “Biz O'na İshak ve (İshak'ın oğlu) Yakub'u da armağan ettik…” “..biz ona İshak ve Yâ'kub'u bağışladık ve her birini peygamber yaptık”; “..Ona (İbrahim'e), İshak'ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Ya'kub'u lütfettik; her birini Salih insanlar yaptık.” Ona İshak ve Ya'kub'u bağışladık. Peygamberliği ve kitapları, onun soyundan gelenlere verdik...”
Ayetlerdeki sıralamada İshak’tan(a) sonra hemen Ya'kub'un(a.s) isminin geçmesi tamamen Arap örfünün ve bunu ifade eden dil yapısının kullanılması dolayısıyladır. Nitekim benzer bir durum Bakara suresindeki bir ayette de yer almaktadır. “Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuşuzdur, dediler Bakara 133. ayette İbrahim ve İsmail de Ya'kub'un babası gibi gösterilmiştir. Bu, dedenin ve amcanın baba gibi insanın kökü olduğunu belirtmek içindir. Bazı durumlarda amcaya da baba denir. Yakub oğulları, Yakub’un dedesi İbrahim’i ve amcası İsmail’i de onun babası saydılar ve kendilerinin sadece İsrailoğulları değil, İbrahim oğulları olduklarını ifade ettiler….Ünvanı İsrail olan Yakub’un oğulları, amcaları İsmail’e de baba diyerek Araplara olan kardeşliklerini belirtiyor ve tevhid dininden asla ayrılmayacaklarını söylüyorlar.
Yine buna benzer bir duruma örnek olarak Kur’an-ı Kerim’deki, Lut peygamberi anlatan bir ayeti ve ona yapılan yorumları örnek verebiliriz. “Lut, aynı zamanda İbrahim peygamberin zürriyeti içersinde sayılmıştır. “Biz O’na (İbrahîm) İshak’ı ve Ya'kub'u da hediye ettik; hepsine de doğru yolu gösterdik. Nitekim daha önce Nuh’a ve O’nun soyundan gelen Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf’a, Musa’ya ve Harun’a yol göstermiştik. Biz güzel davrananları böyle ödüllendiririz. Zekeriya’ya, Yahya’ya, İsa’ya ve İlyas’a da. Hepsi iyilerden idi. İsmail’le, el-Yesa’a, Yunus’a ve Lût’a da (yol gösterdik), hepsini âlemlere üstün kıldık.” “Hz. İbrahîm(as)’in kardeşinin oğlu olmasına, yani soyundan gelmemesine rağmen Lût ismi burada iki sebepten dolayı (İbrahim) zürriyetinden sayılmıştır; birincisi, ilk gençlik yıllarından itibaren Hz. İbrahîm (as)’i babasının ardından giden bir çocuk gibi izlemesidir. İkincisi ise eski Arapça kullanımda amcanın çoğunlukla baba olarak, yeğenin de oğul olarak tanımlanmasıdır. “ Arap örfüne göre oğul’un oğlu, yani torun’da oğul mesabesinde görülmektedir. “İbrahim Rabbinden bir çocuk istedi. Allah ona İshak'ı verdi. İstediğinden fazla olarak da torunu Ya'kub'u verdi. Çünkü torun da oğul gibidir.”
Dolayısıyla Kur'an, İbrahim/İshak/Ya'kub'u ard ard sıralarken, Ya'kub'u(a.s), Hz. İbrahim'in oğlu olduğu içi değil, hem İbrahim'in zürriyetini ifade etmek için, Arap örfünün açılımı ve hem de Arap lisanının bir gereği olarak belagat ve icazat dolu mücmel bir ifade tarzı sergilemektedir.
Kutsal kitaplar açısından konuya bakış:
Hz. Yakub’un, İbrahim peygamberin oğlu olduğu anlayışı, Kur’an, Tevrat ve İncil'e göreters bir ifade olduğu gibi tarihi açıdan incelendiğinde de tamamen yanlış bir şüncedir.
Kur’an bu üç peygamberi ard arda veya birlikte andığı zaman bunlar silsilesi ile oluşanİsrailoğulları ve onların resulleri olgusuna dolayısıyla bu olgunun Kur’an’ın iniş sürecindeki devam ede gelen üyeleri olan, Hz. Muhammed dönemi, Yahudilerinin algılarına atıfta bulunmaktadır.
Kur’an’ın amacı Yahudilerin kabulleri olan İbrahim, İshak ve Yakub ve Esbât silsilesi ile oluşmuş İsrailoğulları gerçeğine temas ederek, bu oluşumun akidevi yönünü gündem etmektedir. Bu yüzden İsrailoğulları soyunu oluşturan İbrahim, İshak ve Ya'kub peygamberler bir arada ya da arda arda sıralanmaktadır. Yoksa Ya'kub'un (a.s), Hz. İbrahim'in oğlu olmasından dolayı değil…
er Kur’an üzerinde durduğu ayetlerde, Ya'kub peygamberin, Hz. İbrahim’in oğlu olduğunu iddia etmiş olsa idi bunun ilk itirazcıları öncelikle Medine Yahudileri ve onları takip eden süreçteki İslam karşıtı fırsatçılar, oryantalistler ve misyonerler olacaktı.
Oysa Kur’an ve Tevrat’ta ve diğer dini ve tarihi kaynaklarda böyle bir olguya rastlanmamaktadır. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in, Kur’an, Tevrat ve İncil’e göre iki ana nesli vardır. İsmail ve İshak… Kur’an bunu şu ayeti ile beyan ederhtiyar halimde bana İsmail'i ve İshak'ı lütfeden Allah'a hamdolsun! .." Tevrat’ta ise “Ancak Tanrı İbrahim'e, "Oğlun ve cariyen için üzülme" dedi, "Sara'nın sözünü dinle. Çünkü senin soyun İshak'la sürecektir. Cariyenin(Hacer) oğlundan da bir ulus yaratacağım. Çünkü o da senin soyundur." Denmektedir. İncil’de ise bu durum şöyle açıklanmaktadır: “Böylelikle İbrahim, İshak'ın babası oldu …Ve İshak Yakup'un, Yakup da on iki büyük atamızın babası oldu.
er Kur'an'daki, İbrahim/İshak/Yakup ile birlikte anılan ilgili ayetlerde, Ya'kub, Hz. İbrahim’in üçüncü oğlu olarak anlaşılmış olsa idi, bu safhada Ehl-i Kitabın yani, Yahudi ve Hıristiyanların kaçınılmaz itirazları olur ve bu olgu Kur’an’da da, hadislerde de, İslam kaynaklarında da kayda geçerdi kanaatindeyiz.
Ya'kub peygamberin nesebi hakkında dikkat çekmemiz gereken önemli husus ise şudur:Kur’an’ın, Hz. İbrahim/İsmail/İshak/Yakub peygamberlerin soyu hakkında verdiği bilgiler, tamamen Tevrat’ta yer alan Ya'kub peygamber soyu bilgileriyle örtüşmektedir. Aynızamanda Kur’an’ın anlattığı kıssa ve resuller silsilesi anlatımlarında, Tevrat’ta yer alan kıssa ve resuller sıralama ve silsilesine muhalefet eden bir durum müşahede edilmemiştir.
Kur’an'ın, Ya'kub soyuna bakışı:
Kur’an’ın, Hz. İbrahim/İshak/Yakub ve İsrailoğulları hakkında beyan ettiğbu bakış açısı ise tamamen Hz. Muhammed (s.a.v) dönemine ulaşan İsrailoğulları etnik/dini yapısını tasdik edip tanımlamak ve onlara bu etnik yapı üzerinden, Kur’an ayetlerinin tesir etmesini sağlamak maksatlıdır. Bu aynı zamanda İsrailoğullarının, aykırı bir kolu olarak gelişen ancak Tevrat’ı ve onun anlattığı peygamberleri tanıyıp tasdik eden Hıristiyanları da kapsamına almaktaydı.
Yakub (a.s), Hz. Nuh soyundan gelen bir kişi olarak tavsif edilmektedir. Bunu Kur’an’daki şu ayetten anlayabilmekteyiz: Biz Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, esbâta (torunlara), İsa'ya, Eyyûb'e, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettik. Davud'a da Zebûr'u verdik.
Yine Kur’an, Yakub peygamber sonrası onun soyunu ise, dedesi Hz. İbrahim’e izafeten şöyle beyan etmektedir: “…(İbrahim’in)O'nun soyundan, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u.. Bu ayete göre Hz. Yakup sonrası silsile şöyle sıralanmaktadır. Yusuf, Musa, Harun, Davud, Süleyman ve Eyyub peygamberler.
Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Yakub’un soyu beyan edilirken verilen bu soy bilgisinde önemli gördüğümüz bir noktanın altını çizelim. Kur’an, Yakub(a.s) soyunun etnik yapısının tespitinden ziyade soyunun akidevî özelliğini ön plana çıkarmaktadır. Böylece Hz. Yakub’un bizatihi kendisinin olduğu gibi, onun soyundan geldiği ataları ve ondan sonra giden silsiledeki İslam peygamberlerine dolayısıyla “İslam” inancına dikkat çekilmektedir. Böylece muhataplardan da onların bu akidevi vasıflarından ders almalarını istemektedir.
Kur’an’ın, İbrahim/İshak/Yakub soyuna bu atfının altında aynı zamanda, Hz. Muhammed öncesi resullerinin inanç temasına dikkat çekilerek; Kur’an’ın nuzül sürecindeki Yahudilerde bulunan olumsuz etnik-dini bakışın kırılarak, İslam çizgisinde gelen Arap kökenli Hz. Muhammed’e ve onun getirdiği vahye temayül edilmesi isteği yatmaktadır.
Bu amaçla Kur’an, Yakub peygamberin kıssasını vazederken, Yahudi ve Hıristiyanlarla ortak bir noktada buluşulmasını temin etmeye çalışmaktadır. Şu ayeti kerimeler bunun en iyi delilidir: Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve esbâtın Yahudi, yahut Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?...” Yoksa Ya'kub'a ölüm geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman (Ya'kub) oğullarına: Benden sonra kime kulluk edeceksiniz? demişti. Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuşuzdur, dediler.”
Sonuç:
İshak ve Ya'kub peygamberlerin ard arda sıralanması; Hz. İbrahim'in, çocuksuzluğun özlemi ile yaptığı dualara, Cenab-ı Hakk'ın verdiği çocukların –İsmail ve İshak- yanı sıraİshak'ı takibeden bir zürriyet de ihsan etmiş olduğunu ihsas etmek içindir. İshak ve Ya'kub'u ard arada verilişin hikmeti bu bağlamda ele alındığında neden Ya'kub(.as), İshak'tan(a.s) sonra zikredilmektedir böylece idrak etmek mümkündür.
Kur'an, İbrahim/İshak/Ya'kub'u ard ard sıralarken, Ya'kub'u(a.s), Hz. İbrahim'in oğlu olduğu içi değil, hem İbrahim'in zürriyetini ifade etmek için, hem Arap örfünün ve hem de Arap lisanının bir gereği olarak belagat ve icazat dolu mücmel bir ifade tarzı sergilemektedir.
Gerek Kur'an, Tevrat ve İncil'e göre gerek bunlar nezdinde oluşan tarihe göre Ya'kub(a.s) Hz. İbrahim'in oğlu değil, torunudur. Bu hususta İslam âlimlerinin yazdığı kaynaklarda hiçbir muhalefet kaydına rastlanmamıştır.
Ayetlerde geçen İbrahim/İshak/Ya'kub peygamberlerin ard arda sıralanma olgusu aynı zamanda İsrailoğulları oluşumunu tasdik ve bu oluşum üzerinden, Ehl-i kitabın ilgisinin, Kur'an ve resul üzerine odaklanmasını temin içindir.
Kur’an-ı Kerim’de yer alan Hz. İbrahim/İshak/Ya'kub üçlemesi aynı zamanda Hz. Ya'kub'tan sonra oluşan ve Hz. Muhammed (s.a.v) dönemine kadar ulaşan İsrailoğulları kavram ve olgusu üzerinden Yahudi ve Hıristiyanları, yeni gelen vahye karşı ilgi göstermeye ve aynı çizgide olan Kur'an'a ve Hz. Muhammed'e tabi olmağa davet içindir.

Hz.İshak'ın adı İshak İsmail, Hz.Yak'ub'un adı Yak'ub Esbat mı?
07/08/2009 - 11:39

Cengiz Duman
Bir evvelki yazımızda, ismi bizde mahfuz bir web sitesinde yer alan, Hz. Ya'kub'un, İbrahim peygamberin oğlu olduğunu iddiası üzerinde durmuş ve bu iddianın hem dini hem tarihi dayanaklardan yoksun olduğunun delillerini serdetmiştik. (http://haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=11273.) Ayrıca bu sitede yer alan diğer aykırı iddialar üzerinde de duracağımızı beyan etmiştik.
Bu inceleme yazımızda da aynı web sitesinde yer alan diğer iddiaları ele alarak bu iddiaların da diğeri gibi mesnetsiz olduğunu, delilleri ile açıklamaya çalışacağız.
Web sitesinde yer alan iddialarla ilgili yazının başlığı şöyle: "Hz. İshak İsmail / Hz. Yakub Esbat" Bu başlığın açılımı ise şu şekilde izah edilmektedir: "..Kur‘an’ın, her peygamberi, iki ayrı isimle andığına, en somut örneklerden ikisi de, Hz. İbrahim’in oğullarıdır…"
İddiaya göre; Hz. İbrahim'in, hanımı Sara'dan doğan iki oğlu vardır "…Hz. İbrahim’in yegâne iki oğlu olduğu ve söz konusu oğulların, yukarıda dikkatinize sunduğumuz ayetin işaret ettiği, Hz. İbrahim’in eşinden doğma, İshak ve Yakup adında iki kardeş oldukları açıkça anlaşılıyor…" ve bu iki oğlundan en büyük olanın adı bilinenin aksine İshak değil, İshak İsmail'dir. "..Halbuki ayet, Hz.Yakup’un babasına, ilk adı İbrahim ismi ile, ağabeyine de, her iki adı, İsmail ve İshak ismiyle dikkat çekmektedir. " "…ayetin dikkat çektiği İsmail, Hz. İshak’ın ikinci ismidir ve ayet iki ayrı kişiden değil, iki ayrı isim sahibi tek kişiden, yani, Hz. İshak İsmail den söz etmektedir…"
Hz. İshak'ın yanı sıra Hz. Ya'kub'un da iki isimli olduğu iddia edilen bu yazıda, Kur'an'da geçen Hz. Ya'kub'un ikinci ismi daha doğrusu lakabı olan "İsrail" isminden bahsedilmeyerek, onun yerine soyunu tavsif eden  "Esbat"  kelimesi, ikinci adı olarak zikredilmektedir. "…Hz. İbrahim’in ikinci oğlunun, Hz. Yakup-Esbat olduğu anlaşılmaktadır…" "… Esbat, kabile, grup anlamlarına gelen bir kavram olup, Hz. Yakup’un ikinci özel ismidir…"
Buraya kadar ismini mahfuz kıldığımız web sitesindeki aykırı görüşleri sıraladık. Şimdi bunları Kur'an perspektifinde incelemeye çalışacağız.
Kur'an'ı Kerimdeki, İbrahim/İsmail/İshak kıssalarının kesiştiği "İhtiyar halimde bana İsmail'i ve İshak'ı lütfeden Allah'a hamdolsun! Şüphesiz Rabbim duayı işitendir."(14/İbrahim/39) ayetinde, Hz. İbrahim'in bir duası yer almaktadır. Bu duada İsmail ve İshak, Hz. İbrahim'in oğulları olarak beyan edilmektedir. İsmail ve İshak'ın; Hz. İbrahim'in ihtiyarlığı sırasında "…İhtiyar halimde.." doğduklarının altı da özellikle çizilmektedir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'deki, Hz. İshak'ın doğumunun, melekler tarafından annesi Sara'ymüjdelenmesi esnasında geçen ayetler bu durumu açmaktadır. "Olacak şey değil! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu gerçekten şaşılacak bir şey! dedi."(11/Hud/72)
Hz. İsmail'in doğumuna Kur'an'da değinilmezken; Tevrat, Hz. İsmail'in, dünyaya geldiğinde Hz. İbrahim'in seksen altı yaşında olduğunu açıklar. "Hacer İsmail'i doğurduğunda, Avram seksen altı yaşındaydı." (Tevrat/Tekvin16/16) Dolayısıyla Hz. İbrahim'in iki oğlu olduğu ve ilk doğan'ın İsmail sonrakinin ise İshak olduğu; bunlarında Hz. İbrahim'in ihtiyarlık döneminde dünyaya geldikleri açıklanmaktadır.
Yine bir başka surede yer alan bir ayette; "…Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz…"(2/Bakara/133) Hz. İbrahim ve oğulları İsmail ve İshak yaş sırasına göre sıralanmaktadır. Hz. Ya'kub'un vasiyeti sahnesinin anlatıldığı bu bölümde Ya'kub'un(a.s) çocukları, babalarından önceki atalarını "…Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın…" şeklinde ve biyografik sıraya göre anmaktadırlar. Yani önce İbrahim(a.s), sonra İsmail(a.s), sonrası İshak(a.s).
Kur’ân-ı Kerim’de; üç tanesi Bakara süresinde olmak üzere toplam beş ayette, İbrahim, İsmail ve İshak birlikte anılır. Bu beş ayette de Hz. İsmail, Hz. İshak’tan önce sıralanmaktadır. Yani Kur’an açıkça belirtmemiş olsa da Tevrat'ta detayı verilen biyografik sıralamayı tasdik ederek; Hz. İsmail’in, Hz. İbrahim’in ilk çocuğu olduğunu ihsas etmektedir.
Tevrat'ta ise İbrahim/İsmail/İshak kıssalarında, Hz. İbrahim'in en büyük oğlunun yani İbrani töresindeki bir satatü olan "ilk doğan"ın, Sara'nın cariyesi olan Mısırlı Hacer'den olma İsmail olduğu açıklanmaktadır. "Saray Mısırlı cariyesi Hacer'i kocası Avram'a karı olarak verdi. Bu olay Avram Kenan'da on yıl yaşadıktan sonra oldu. Avram Hacer'le yattı ve Hacer hamile kaldı. Hacer hamile olduğunu anlayınca, hanımını küçük görmeye başladı."(Tevrat/Tekvin16/3-4) "Hacer, "Hanımım Saray'dan kaçıyorum" diye yanıt verdi. RAB'bin meleği, "Hanımına dön ve ona boyun eğ" dedi, "Senin soyunu öyle çoğaltacağım ki, kimse sayamayacak. "İşte hamilesin, bir oğlun olacak, Adını İsmail koyacaksın."(Tevrat/Tekvin16/11)
Yine Tevrat, İsmail'in(a.s) küçüğünün, Hz. İbrahim'in hanımı Sara'dan olma İshak olduğunu bildirmektedir. "Konuklar, "Karın Sara nerede?" diye sordular. İbrahim, "Çadırda" diye yanıtladı. RAB, "Gelecek yıl bu zaman kesinlikle yanına döneceğim" dedi, "O zaman karın Sara'nın bir oğlu olacak." Sara RAB'bin arkasında, çadırın girişinde durmuş, dinliyordu. İbrahim'le Sara kocamışlardı, yaşları hayli ileriydi. Sara âdetten kesilmişti." (Tevrat/Tekvin18/9-11.)
İncil'lerde İshak hakkında, Tevrat'taki konumunu tasdikleyen şu ifadeler yer almaktadır:"İbrahim İshak'ın babasıydı, İshak Yakup'un babasıydı, Yakup Yahuda ve kardeşlerinin babasıydı" (İncil/Matta1/1-2)  "Böylelikle İbrahim, İshak'ın babası oldu ve onu sekiz günlükken sünnet etti. Ve İshak Yakup'un, Yakup da on iki büyük atamızın babası oldu."(İncil/Elçilerin işleri7/8) 
Hz. İsmail'den açıkça bahsetmeyen İncillerde, onun annesi Hacer ve İbrahim ailesi içindeki statüsünden bahsedilerek, zımnen Hz. İsmail'in Tevrat'taki konumu kabul edilmektedir."Burada bir benzetme vardır. Bu kadınlar iki antlaşmayı simgelemektedir. Biri Sina Dağı'ndandır, köle olacak çocuklar doğurur. Bu Hacer'dir." (İncil/Galatyalılar4/24)
Kur'an'ı Kerim'de detayları verilmeyen bölümler Tevrat'taki İbrahim/İsmail/İshak kıssalarının ilgili anlatımları ile mufassallaştırıldığında hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın İsmail ve İshak'ın, Hz. İbrahim'in oğulları olduğu anlaşılmaktadır.
Ancak Kur'an kıssalardaki, mücmel/öz anlatım metodunu değerlendiremeyenler onu tasdik ettiği diğer kitaplarda -Tevrat/İncil- anlatılan benzer kıssalardaki malumatla mufassallaştıramayanlar "mealcilik" yöntemi ile Hz. İbrahim ve ilgili diğer kıssaların anlaşılmasında oldukça uç! çıkarımlarda bulunmaktadırlar.
Bir evvelki "Ya'kub peygamber Hz. İbrahim'in oğlu mudur?" yazımızda üzerinde durduğumuz gibi, ortaya atılan aykırı çıkarımlara sessiz kaldığımızda, onun devamı olan bu yazımızdaki "İshak İsmail/Ya'kub Esbat" gibi olumsuzluklar çoğalmaya devam edecektir.
Bakınız ismi mahfuz web sitesinde yer alan yazıdaki bir başka olumsuz ifadeden daha örnek verelim: "..İshak ve İsmail’in, aynı şahıs olduğuna bir delil de, tefsirlerde yer alan, Hz.İbrahim’in kurban etmeye teşebbüs ettiği oğlunun, İshak mı, yoksa İsmail mi olduğu ile ilgili iddialardır. Çünkü kurban edilmek istenen çocuğun, İshak olduğunu iddia edenlerin gerekçeleri de, İsmail olduğunu iddia edenlerin gerekçeleri de doğrudur ve Kur‘an’a son derece uygundur…" Buyurun cenaze namazına!...
İsmi mahfuz web sitesinden alıntıladığımız bu ifadeler, Kur'an ve Tevrat'ta yer alan tarihi bir şahsiyet olan peygamber "İsmail"in ortadan kaldırdığına! şahitlik etmektedir. Bu iddiayı kale aldığınızda; "İbrahim ve İsmail'e: Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim'i temiz tutun, diye emretmiştik." "Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor…" (2/Bakara/125-127) ayetlerinde geçenKâbe'nin mimarlarından peygamber Hz.İsmail'i yok sayıp, onun Hz.İshak yani web sitesindeki iddiaya göre, iki isimli İshak İsmail olarak kabul etmek gerekmektedir. Dolayısıyla Hz. İsmail buhar olup uçmaktadır!.. Artık bunlardan sonra müteselsilin diğer yanlışları siz düşünün!...
Yahudilerin bile tüm hınçlarına rağmen; "…Oğlun yaban eşeğine benzer bir adam olacak, O herkese, herkes de ona karşı çıkacak. Kardeşlerinin hepsiyle çekişme içinde yaşayacak…" (Tevrat/Tekvin16/12.)  şeklinde metamorfoza uğrattıkları buna rağmen Tevrat'tan tamamen silemedikleri ancak peygamberlik ve yaşamının bir bölümünü silebildikleri İsmail; yirmi birinci yüzyıldaki birtakım Müslümanlar!  Tarafından tamamen ortadan kaldırılıvermektedir."…ayetin dikkat çektiği İsmail, Hz. İshak’ın ikinci ismidir ve ayet iki ayrı kişiden değil, iki ayrı isim sahibi tek kişiden, yani, Hz. İshak İsmail den söz etmektedir…"
Bir başka peygamber, Hz. Ya'kub(a.s) hakkındaki diğer iddiaya geçelim. Hz. Ya'kub'un ikinci isminin "Esbat" olduğu iddiasına. Kur'an-ı Kerim'de " Ve katta’nâhumusnetey aşrete esbâtan umemâ, ve evhaynâ ilâ mûsâ izisteskâhu kavmuhu enıdrıb bi asâkel hacer, fenbeceset minhusnetâ aşrete aynâ, kad alime kullu unâsin meşrebehum…" "Biz İsrailoğullarını oymaklar halinde oniki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa'ya, "Asanı taşa vur!" diye vahyettik. Derhal ondan oniki pınar fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi…" (7/Araf/160) ayetinde geçen "esbâtkelimesi Hz.Ya'kub'un on iki çocuğundan oluşan ve onun ikinci ismi ya da lakabı olan "İsrail" den mütevellit İsrailoğulları olarak anılan dini/etnik topluluğu açıklamaktadır. Sıbt'ın çoğulu olan "esbat" sıbtlar/kabileler/oymaklar manasına gelmektedir. Bu sıfat/isim sadece İsrail oğullarının etnik/sosyal/siyasal yapısını gösteren bir vasıflandırmadır.
Hz. Ya'kub'un ismi veya lakabı gibi bir mevzu ile uzaktan yakından alakalı olmayan "Esbat" kelimesinden olmadık şekilde çıkarımlarda bulunmak; geçmişte okumadığımız, duymadığımız bu mevzuda ortaya atılan çıkarımlar, "modern hurafe veya safsata" olarak adlandırabileceğimiz "mealcilik" türünden işler olsa gerek!...
İslam kaynaklarındaki tüm müfessir ve tarihçilerin nakillerinde ve Tevrat metinlerinde; Hz. Ya'kub'un ikinci ismi veya lakabı olarak, onun Tevrat'ta anlatılan ve yaşamış olduğu bir vakıaya istinaden verilmiş "İsrail" ismi yer almaktadır.
Kur'an-ı Kerim, Hz. Ya'kub'un bu isim/lakabından şöyle bahsetmektedir. "Kullut taâmi kâne hillen li benî isrâile illâ mâ harrame isrâîlu alâ nefsihî min kabli en tunezzelet tevrât, kul fe’tû bit tevrâti fetlûhâ in kuntum sâdıkîn"  "Tevrat'ın indirilmesinden önce, İsrail'in (Ya'kub'un) kendisine haram kıldıkları dışında, yiyeceğin her türlüsü İsrailoğullarına helâl idi. De ki: Eğer doğru sözlü iseniz o zaman Tevrat'ı getirip onu okuyun."(3/Al-i İmran/93)  Yani Kur'an'a göre; Ya'kub dediğinizde de İsrail, İsrail dediğinizde Yakub adındaki aynı tarihi şahsiyet anılıyor veya bahsediliyor demektir. Bir başka ad/lakab yoktur. Ancak ismi mahfuz web sitesinde yer alan Hz. Ya'kub'un ikinci isminin  "Esbat" olduğu iddiası ise çağımızdaki işgüzar mucitler! Sayesinde ortaya çıkmış olmaktadır.
Alın size bu web sitesinde yer alan bir başka ne idüğü belirsiz uç! çıkarım daha; "…Kur‘an, bu ve buna benzer bazı ayetlerde olduğu gibi aynı şahsa ait isimleri de yan yana zikrettiğinde, iki isim arasında ve bağlacını kullanmaktadır. Çünkü isimlerin ait olduğu şahıs, önce Allah katında, sonra da yerde olmak üzere, iki ayrı beden ve iki ayrı mekânda yaşamış olmaktadır…."
Bakınız üzerinde durulmasını "Haksözhaber" sitesi "düşünce platformu" formlarına katılan bazı ziyaretçilerimizin bile değersiz buldukları bu küçük görünen sapkın ifadeler, bir kartopunun büyüyerek çığ halini alıp önüne geleni ezdiği, yıktığı bir felaket gibi bir inanç sistemini önüne alıp kelimelerini, kavramlarını değiştirerek! Saptırarak! Kemirerek! İlerlemektedir.
Bir yanlış, diğer bir yanlışı; bir hurafa diğer bir hurafe ve safsatayı doğurmakta ve bunlar kale alınıp delilleri ile çürütülüp önlenmediği müddetçe; İslam tarihinin bin dört yüz yıllık sürecinde üretilen bazı kültürel hurafe ve safsatalarla bugün hala uğraştığımız gibi gelecek yüzyıl veya bin yıllarda yaşayacak diğer Müslümanlara bu sorunları "pas" edeceğiz demektir..